Rıdvan Eşin
Ünüllar Hidrolik
Caddebostan
Hasan Öğdüm
Köşe Yazarı
Hasan Öğdüm
 

TAŞLAR YERİNE OTURURKEN

İnsanın kendisiyle yaptığı en uzun yolculuklardan biri, elindeki ham taşı yontma çabasıdır. Masonik düşüncede ham taş, insanın kendisini biçimlendirme yolculuğunun sembollerinden biridir. İnsan, üzerindeki fazlalıkları yonttukça kendi ölçüsünü bulur; ham taş zamanla küp taşa dönüşür. Ama mesele yalnızca taşı biçimlendirmek değildir. Küp taşın asıl anlamı, başka taşlarla yan yana geldiğinde ortaya çıkar. Taşlar birbirine uyum sağlar ve birlikte bir yapı oluşturur. Belki ülkeler için de durum bundan çok farklı değildir. Bir ülkenin gücü yalnızca sahip olduklarıyla değil, kendisini nasıl biçimlendirdiğiyle de ilgilidir. Singapur bunun ilginç örneklerinden biri. Doğal kaynakları sınırlı, küçük bir ada ülkesi olarak yola çıkan Singapur, zaman içinde eğitimden kamu yönetimine, hukuktan planlamaya kadar birçok alanda kendisini yeniden kurdu. Fakat belki daha önemlisi, kendisini dünyanın dışında tutmadı. ASEAN'dan Asya-Pasifik'teki ekonomik yapılara, farklı ticaret ve işbirliği ağlarından stratejik ortaklıklara kadar çok sayıda bağlantının içinde yer aldı. Küçük bir ülke olmanın çaresi dünyadan uzaklaşmak değil, dünyanın daha fazla içinde olmaktı. Bugün dünyanın kendisi de benzer bir arayışın içinde. Eski kurumlar hâlâ ayakta. Birleşmiş Milletler hâlâ uluslararası sistemin merkezindeki en önemli yapılardan biri. Fakat dünyanın ekonomik ağırlığı, siyasi dengeleri ve güç ilişkileri değişiyor. Yeni sorunlar ortaya çıkıyor; eski kurumların bunlara cevap verme kapasitesi tartışılıyor. Ülkeler de mevcut yapıyı değiştirmek ya da onun yanında yeni iş birliği kanalları oluşturmak için harekete geçiyor. Geçtiğimiz günlerde bunun yeni örneklerini gördük. 21 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81. oturumu sırasında Avrupa Birliği, Avustralya, Barbados, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Kenya'nın kurucu eş sponsorluğunda “Partners for Multilateralism” girişimi başlatıldı. Amaç; çok taraflı sistemi ve uluslararası hukuku güçlendirmek, Birleşmiş Milletleri daha etkili ve temsilî hale getirmek ve uluslararası finans, yapay zekâ, iklim, sağlık ve ticaret gibi alanlarda iş birliğini geliştirmek. Türkiye bu girişimin kurucu eş sponsorları arasında değildi; ancak yayımlanan bildiriyi imzalayan ülkeler arasında yer aldı. Aynı günlerde Brezilya, Norveç, İspanya ve Güney Afrika'nın öncülüğünde başka bir girişim de ilerliyor: International Panel on Inequality. Fikir, küresel eşitsizliği iklim değişikliğini izleyen IPCC benzeri bilimsel bir mekanizma üzerinden sürekli gündemde tutmak. Girişimin temeli, 2025'te Güney Afrika'nın G20 döneminde Joseph Stiglitz başkanlığındaki uzmanlar komitesinin çalışmasına dayanıyor; 2026 boyunca Cenevre, Johannesburg ve Barselona'da hazırlık toplantıları yapıldı. Yine 21 Eylül'de Hindistan ile Orta Avrupa'nın dört ülkesi, Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya'dan oluşan Visegrád Grubu, ilk kez dışişleri bakanları düzeyinde bir araya geldi. Ticaret, teknoloji, tedarik zincirleri, savunma, eğitim ve bağlantısallığın yanında çok taraflılığın yeniden düzenlenmesi de masadaydı. Bunların hiçbiri tek başına yeni dünya düzeni değil. Ama hepsinde ortak bir hareket var: Dünya yeni bağlantılar arıyor. Üstelik bunu yalnızca büyük güçler yapmıyor. “Orta güç” olarak tanımlanan ülkeler de kendi aralarında yeni alanlar açmaya çalışıyor. Avustralya, Kanada, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği'ni bir araya getirecek bir D7 önerisinin gündeme gelmesi de bu arayışın başka bir örneği. Bu henüz kurulmuş bir uluslararası örgüt değil; fakat orta güç demokrasilerinin kendi aralarında daha sıkı bir yapı oluşturması fikrinin tartışıldığını gösteriyor. Burada önemli olan yalnızca kaç masada oturduğumuz değil. Hangi masaların kurulmasına katkı verebildiğimiz. Türkiye'nin geçmişte böyle girişimlerde bulunduğunu da unutmamak gerekir. Dolayısıyla mesele, Türkiye'nin dünyanın dışında kalmış bir ülke olduğunu söylemek değildir. Mesele, değişen dünyanın içinde ne kadar bağlantı kurabildiğimiz ne kadar ağırlık taşıdığımız ve hangi masaların kurulmasına katkı verebildiğimizdir. Çünkü bir ülkenin uluslararası ağırlığı yalnızca ordusuyla, nüfusuyla ya da coğrafyasıyla ölçülmez. Kurumlarıyla da ölçülür. Eğitimiyle, bilimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla, kültürüyle, insan kaynağıyla ve kendi kararlarını verebilme kapasitesiyle. İşte burada dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Atatürk'ün ardından geçen yıllara bakarken yalnızca başkalarının ne yaptığını sormak kolay. Bir de kendimize sormamız gerekenler var. Biz ne yaptık? Neye sessiz kaldık? Neyi zamanla normal kabul ettik? Hangi değerlerin içini boşalttık? Belki de en önemlisi, bir düşünceyi yaşatmakla onun sembollerini çoğaltmayı birbirine karıştırdık. Bir düşünceyi taşta yaşatmak kolaydır; onu hayatın içinde yaşatmak zordur. Atatürk'ü yaşatmak da bundan ibarettir. Onu sürekli savunmak değil. Bize bıraktığı ülkeyi savunmak. Cumhuriyet'i yalnızca geçmişten kalan bir miras olarak görmek değil, her kuşakta yeniden üretmek. Akla, bilime, hukuka, özgür düşünceye, bağımsızlığa ve dünyayla ilişki kurabilen bir ülke fikrine sahip çıkmak. Çünkü Türkiye'nin dünyaya açılması, kendisinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine. Dünyalı olmak, kendinden vazgeçmek değildir. Başka bir kültürün gölgesine sığınmak da değildir. Kendisini dünyanın geri kalanından soyutlamak da. Kendi kimliğini koruyarak başkalarıyla konuşabilmek, kendi değerlerinden güç alarak yeni dünyaya katılabilmek ve gerektiğinde kendi masasını kurabilmek... Belki bugün ihtiyacımız olan şey budur. Dünya yeniden şekilleniyor. Eski dengeler çözülüyor. Yeni ortaklıklar kuruluyor. Ekonomik ve siyasi güç merkezleri yer değiştiriyor. Henüz tamamlanmış bir yapı yok ortada. Taşlar hâlâ yerlerine konuyor. Hiçbir düzen sonsuza kadar sürmüyor. Bugünün dengeleri de bir gün değişecek. Başka bağlantılar kurulacak, başka güç merkezleri ortaya çıkacak. O gün geldiğinde Türkiye'nin nerede duracağını bugünden belirleyecek olan şey, hangi sloganları ne kadar yüksek sesle söylediğimiz olmayacak. Kendimizi ne kadar yontabildiğimiz olacak. Çünkü tek başına iyi bir taş olmak yetmiyor. Asıl mesele, başka taşlarla yan yana geldiğinde nasıl bir yapı kurabildiğin. Pekiyi, dünya yeni bir yapı kurarken, Türkiye kendi taşını nereye koyacak?
Ekleme Tarihi: 01 Ekim 2026 -Perşembe

TAŞLAR YERİNE OTURURKEN

İnsanın kendisiyle yaptığı en uzun yolculuklardan biri, elindeki ham taşı yontma çabasıdır.

Masonik düşüncede ham taş, insanın kendisini biçimlendirme yolculuğunun sembollerinden biridir. İnsan, üzerindeki fazlalıkları yonttukça kendi ölçüsünü bulur; ham taş zamanla küp taşa dönüşür. Ama mesele yalnızca taşı biçimlendirmek değildir. Küp taşın asıl anlamı, başka taşlarla yan yana geldiğinde ortaya çıkar. Taşlar birbirine uyum sağlar ve birlikte bir yapı oluşturur.

Belki ülkeler için de durum bundan çok farklı değildir.

Bir ülkenin gücü yalnızca sahip olduklarıyla değil, kendisini nasıl biçimlendirdiğiyle de ilgilidir.

Singapur bunun ilginç örneklerinden biri.

Doğal kaynakları sınırlı, küçük bir ada ülkesi olarak yola çıkan Singapur, zaman içinde eğitimden kamu yönetimine, hukuktan planlamaya kadar birçok alanda kendisini yeniden kurdu. Fakat belki daha önemlisi, kendisini dünyanın dışında tutmadı. ASEAN'dan Asya-Pasifik'teki ekonomik yapılara, farklı ticaret ve işbirliği ağlarından stratejik ortaklıklara kadar çok sayıda bağlantının içinde yer aldı.

Küçük bir ülke olmanın çaresi dünyadan uzaklaşmak değil, dünyanın daha fazla içinde olmaktı.

Bugün dünyanın kendisi de benzer bir arayışın içinde.

Eski kurumlar hâlâ ayakta. Birleşmiş Milletler hâlâ uluslararası sistemin merkezindeki en önemli yapılardan biri. Fakat dünyanın ekonomik ağırlığı, siyasi dengeleri ve güç ilişkileri değişiyor. Yeni sorunlar ortaya çıkıyor; eski kurumların bunlara cevap verme kapasitesi tartışılıyor. Ülkeler de mevcut yapıyı değiştirmek ya da onun yanında yeni iş birliği kanalları oluşturmak için harekete geçiyor.

Geçtiğimiz günlerde bunun yeni örneklerini gördük.

21 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81. oturumu sırasında Avrupa Birliği, Avustralya, Barbados, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Kenya'nın kurucu eş sponsorluğunda “Partners for Multilateralism” girişimi başlatıldı. Amaç; çok taraflı sistemi ve uluslararası hukuku güçlendirmek, Birleşmiş Milletleri daha etkili ve temsilî hale getirmek ve uluslararası finans, yapay zekâ, iklim, sağlık ve ticaret gibi alanlarda iş birliğini geliştirmek. Türkiye bu girişimin kurucu eş sponsorları arasında değildi; ancak yayımlanan bildiriyi imzalayan ülkeler arasında yer aldı.

Aynı günlerde Brezilya, Norveç, İspanya ve Güney Afrika'nın öncülüğünde başka bir girişim de ilerliyor: International Panel on Inequality. Fikir, küresel eşitsizliği iklim değişikliğini izleyen IPCC benzeri bilimsel bir mekanizma üzerinden sürekli gündemde tutmak. Girişimin temeli, 2025'te Güney Afrika'nın G20 döneminde Joseph Stiglitz başkanlığındaki uzmanlar komitesinin çalışmasına dayanıyor; 2026 boyunca Cenevre, Johannesburg ve Barselona'da hazırlık toplantıları yapıldı.

Yine 21 Eylül'de Hindistan ile Orta Avrupa'nın dört ülkesi, Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya'dan oluşan Visegrád Grubu, ilk kez dışişleri bakanları düzeyinde bir araya geldi. Ticaret, teknoloji, tedarik zincirleri, savunma, eğitim ve bağlantısallığın yanında çok taraflılığın yeniden düzenlenmesi de masadaydı.

Bunların hiçbiri tek başına yeni dünya düzeni değil.

Ama hepsinde ortak bir hareket var:

Dünya yeni bağlantılar arıyor.

Üstelik bunu yalnızca büyük güçler yapmıyor. “Orta güç” olarak tanımlanan ülkeler de kendi aralarında yeni alanlar açmaya çalışıyor. Avustralya, Kanada, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği'ni bir araya getirecek bir D7 önerisinin gündeme gelmesi de bu arayışın başka bir örneği. Bu henüz kurulmuş bir uluslararası örgüt değil; fakat orta güç demokrasilerinin kendi aralarında daha sıkı bir yapı oluşturması fikrinin tartışıldığını gösteriyor.

Burada önemli olan yalnızca kaç masada oturduğumuz değil.

Hangi masaların kurulmasına katkı verebildiğimiz.

Türkiye'nin geçmişte böyle girişimlerde bulunduğunu da unutmamak gerekir. Dolayısıyla mesele, Türkiye'nin dünyanın dışında kalmış bir ülke olduğunu söylemek değildir. Mesele, değişen dünyanın içinde ne kadar bağlantı kurabildiğimiz ne kadar ağırlık taşıdığımız ve hangi masaların kurulmasına katkı verebildiğimizdir.

Çünkü bir ülkenin uluslararası ağırlığı yalnızca ordusuyla, nüfusuyla ya da coğrafyasıyla ölçülmez.

Kurumlarıyla da ölçülür.

Eğitimiyle, bilimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla, kültürüyle, insan kaynağıyla ve kendi kararlarını verebilme kapasitesiyle.

İşte burada dönüp kendimize bakmamız gerekiyor.

Atatürk'ün ardından geçen yıllara bakarken yalnızca başkalarının ne yaptığını sormak kolay. Bir de kendimize sormamız gerekenler var.

Biz ne yaptık?

Neye sessiz kaldık?

Neyi zamanla normal kabul ettik?

Hangi değerlerin içini boşalttık?

Belki de en önemlisi, bir düşünceyi yaşatmakla onun sembollerini çoğaltmayı birbirine karıştırdık.

Bir düşünceyi taşta yaşatmak kolaydır; onu hayatın içinde yaşatmak zordur.

Atatürk'ü yaşatmak da bundan ibarettir.

Onu sürekli savunmak değil.

Bize bıraktığı ülkeyi savunmak.

Cumhuriyet'i yalnızca geçmişten kalan bir miras olarak görmek değil, her kuşakta yeniden üretmek.

Akla, bilime, hukuka, özgür düşünceye, bağımsızlığa ve dünyayla ilişki kurabilen bir ülke fikrine sahip çıkmak.

Çünkü Türkiye'nin dünyaya açılması, kendisinden vazgeçmesi anlamına gelmez.

Tam tersine.

Dünyalı olmak, kendinden vazgeçmek değildir.

Başka bir kültürün gölgesine sığınmak da değildir. Kendisini dünyanın geri kalanından soyutlamak da.

Kendi kimliğini koruyarak başkalarıyla konuşabilmek, kendi değerlerinden güç alarak yeni dünyaya katılabilmek ve gerektiğinde kendi masasını kurabilmek...

Belki bugün ihtiyacımız olan şey budur.

Dünya yeniden şekilleniyor.

Eski dengeler çözülüyor. Yeni ortaklıklar kuruluyor. Ekonomik ve siyasi güç merkezleri yer değiştiriyor. Henüz tamamlanmış bir yapı yok ortada. Taşlar hâlâ yerlerine konuyor.

Hiçbir düzen sonsuza kadar sürmüyor.

Bugünün dengeleri de bir gün değişecek. Başka bağlantılar kurulacak, başka güç merkezleri ortaya çıkacak.

O gün geldiğinde Türkiye'nin nerede duracağını bugünden belirleyecek olan şey, hangi sloganları ne kadar yüksek sesle söylediğimiz olmayacak.

Kendimizi ne kadar yontabildiğimiz olacak.

Çünkü tek başına iyi bir taş olmak yetmiyor.

Asıl mesele, başka taşlarla yan yana geldiğinde nasıl bir yapı kurabildiğin.

Pekiyi, dünya yeni bir yapı kurarken, Türkiye kendi taşını nereye koyacak?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve aydinyeniufuk.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
Yeni Slow Radyo