İnsanın hayatla ilişkisi başladığı andan itibaren devletle de ilişkisi başlar.
Çünkü devlet, aynı coğrafyayı paylaşan insanların birlik, dirlik ve düzenini sağlamak iddiasıyla vardır. Varlık sebebi; insanın güven içinde yaşayabileceği, hakkına ulaşabileceği ve emeğinin karşılığını alabileceği bir düzen kurmaktır.
Devlet, insanın hayatını zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için vardır.
Bu iddia zayıfladığında yalnızca kurumlar yıpranmaz. Devlet mekanizmasının anlamı da zayıflar. Bunun bedelini ise eninde sonunda o düzenin içinde yaşayan herkes öder.
Bugün en çok hayat pahalılığını, geçim sıkıntısını ve düşen alım gücünü konuşuyoruz. Bunların her biri gerçektir. Ancak bunlar çoğu zaman sonucun kendisidir. Sonucu doğuran sebepleri konuşmadığımız sürece, aynı sorunları farklı isimlerle yaşamaya devam ederiz.
Devlet, vatandaşından vergi toplar. Çünkü tek tek insanların üstesinden gelemeyeceği hizmetleri ortak güçle yerine getirsin diye...
Yol yapsın.
Okul açsın.
Hastane kursun.
Adaleti sağlasın.
Güvenliği temin etsin.
Kısacası, vatandaşın ödediği vergiyi yine vatandaşa hizmet olarak geri döndürsün diye.
Bu yüzden devletin kasasına giren para sıradan bir gelir değildir.
İşçinin alın teridir.
Çiftçinin emeğidir.
Esnafın kazancıdır.
Memurun maaşıdır.
Emeklinin yıllarca ödediği primdir.
Milletin ortak emeğidir.
Bir ülkenin geleceği de büyük ölçüde bu ortak emeğin nasıl yönetildiğine bağlıdır.
Kamu kaynakları yerinde kullanıldığında bunun karşılığı yalnızca tamamlanan yatırımlar değildir. Daha nitelikli eğitimdir. Daha güçlü sağlık hizmetidir. Daha güvenli şehirlerdir. Üretenin önünü açan bir düzendir.
Peki ya tersi olduğunda?
Kaynaklar verimli kullanılmadığında...
Denetim zayıfladığında...
Ehliyet ve liyakat geri plana itildiğinde...
Kamu yararı yerine kişisel çıkar öne geçtiğinde...
Bedeli yalnızca bütçe ödemez.
Maliyetler artar.
Fiyatlar yükselir.
Alım gücü düşer.
İnsanlar daha çok çalışır, ama daha az karşılık alır.
Sonra dönüp bunun adına enflasyon deriz.
Hayat pahalılığı deriz.
Geçim sıkıntısı deriz.
Oysa bunlar çoğu zaman hikâyenin son sayfasıdır.
İlk sayfalarda ise ortak emeğin nasıl korunduğu, nasıl harcandığı ve nasıl yönetildiği yazar.
Çünkü bir ülkenin gücü yalnızca ürettiğiyle ölçülmez.
Ürettiğini nasıl yönettiğiyle de ölçülür.
Bugün enflasyonu konuşuyoruz.
Hayat pahalılığını konuşuyoruz.
Geçim sıkıntısını konuşuyoruz.
Elbette konuşacağız.
Ama belki de artık biraz daha geriye dönüp bakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü hiçbir sonuç kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Her sonucun bir sebebi vardır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur:
Bir ülke neden fakirleşiyor değil...
Bir ülke neyi kaybetti ki bu kadar yoruluyor, bu kadar yoksullaşıyor ve refah onu sessizce terk ediyor?




