Bazı toplumlar yaşadıkları gerçekliği anlamaya çalışır. Bazıları onunla mücadele eder. Bazıları ise gerçeklik açıklanamayacak kadar tuhaflaştığında ona gülmeye başlar.
Belki de bizim en belirgin toplumsal yeteneklerimizden biri budur.
Başımıza geleni önce anlamaya çalışır, sonra öfkelenir, biraz daha dayanır ve sonunda mutlaka bir yerinden mizah çıkarırız. Ekonomik sıkıntıdan siyasete, bürokrasiden gündelik hayatın küçük saçmalıklarına kadar hemen her şeyin bir esprisini bulabiliriz. Hatta bazen ölümün bile.
Bu yalnızca “komik bir toplum” olduğumuzu göstermez. Daha derinde başka bir şey anlatır:
Mizah, bizim gerçeklikle kurduğumuz ilişkinin biçimlerinden biridir.
İnsan, değiştiremediği gerçeklikle bir şekilde yaşamayı öğrenmek zorundadır. Kimi zaman direnerek, kimi zaman susarak, kimi zaman da gülerek.
Mizahın gücü biraz da buradan gelir. Nasreddin Hoca'dan Karagöz'e, taşlamadan siyasi mizaha uzanan geniş bir kültürel damar içinde mizah, yalnızca eğlence değil, söylenmesi zor olanı söylemenin de yolu olmuştur.
Çünkü otorite çoğu zaman ciddiyetle kurulur.
Mizah ise o ciddiyete dokunur.
Bir makamı küçültebilir, bir korkunun içine kahkaha sokabilir, güçlü olanın kendisini sorgulamasını sağlayabilir. Bir şeyi alaya almak, onun bize dayattığı anlamı kabul etmeyi reddetmenin bir yolu olabilir.
Bu yüzden gülmek, bazı zamanlarda gerçekten politik bir eylemdir.
Gezi'de bunun güçlü örneklerinden birini gördük. Mizah, yalnızca insanların moralini yükselten bir unsur değildi; korkuya karşı ortak bir dil, otoritenin sertliğine karşı yaratıcı bir karşılık haline geldi. Pankartlardan duvar yazılarına, sosyal medyadan sokaktaki dile kadar mizah, farklı insanların aynı duyguda buluşmasını sağladı.
Korkunun karşısına yalnızca öfke değil, yaratıcılık da çıkarıldı.
Kahkaha bazen korkunun karşısındaki en beklenmedik özgürlük biçimidir.
Fakat başka bir soru beliriyor.
Bir insan korktuğu bir şeye gülebilir. Bu, korkmadığı anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine, korktuğu için güler. Mizah acıyı ortadan kaldırmaz; onunla aramıza bir mesafe koyar. Bu mesafe insanı ayakta tutabilir.
Ama insanın ayakta kalmasını sağlayan her şey, onu harekete geçirmeyebilir.
İşte asıl mesele burada saklıdır.
Bir şeye dayanabilmek, onu kabullenmek midir?
Elbette değildir. Fakat dayanabilmek için geliştirdiğimiz bazı yollar, zamanla değiştirme ihtiyacımızı da görünmez hale getirebilir.
Bir olay ilk olduğunda şaşırırız.
Sonra kızarız.
Sonra esprisini yaparız.
Benzerleri çoğaldıkça şaşkınlığımız azalır.
Sonunda ise “Bizde böyle şeyler normal” demeye başlarız.
Belki de burada “absürt gerçeklik” dediğimiz şey ortaya çıkıyor: Absürt olan artık gerçekliğin dışındaki tuhaflık değildir; gerçekliğin kendisi tuhaflaşmıştır. Öyle ki gerçeği anlatmak için kurguya ihtiyacımız kalmaz. Gerçek zaten yeterince tuhaftır.

Fotoğraf: John Enoch, Reflections
Peki, böyle bir durumda mizah ne yapar?
Bizi gerçeğin karşısında ayakta mı tutar, yoksa gerçeğe alışmamızı mı kolaylaştırır?
Kesin bir cevap vermek kolay değil. Belki de mizahı direnç ve tepkisizlik diye iki ayrı kutuya koymak da yanlış. Aynı mizah, bir insan için direnme biçimiyken başka bir anda yalnızca dayanma biçimi olabilir.
Belki mesele ne kadar güldüğümüz değildir.
Güldükten sonra ne yaptığımızdır.
Çünkü mizah gerçeği görünür kılabilir; onu sorgulanır hale getirebilir. Ama bazen gerçeğin ağırlığını azaltıp bize yalnızca rahatlama da sağlayabilir.
Bir toplumun mizah üretme kapasitesi, onun ne kadar yaratıcı ve dayanıklı olduğunun göstergesi olabilir. Fakat aynı zamanda, ne kadar çok şeyle baş etmek zorunda kaldığının da göstergesidir.
Belki bu yüzden mizahı küçümsemek yerine daha ciddiye almak gerekir.
Çünkü mesele artık sadece neden güldüğümüz değil.
Neye alıştığımızdır.
Ve belki asıl soru şudur:
Absürt olanla dalga geçerek mi gerçeğin karşısında duruyoruz, yoksa gerçeği absürt bulduğumuz için onunla yaşamayı mı öğreniyoruz?



