Rıdvan Eşin
Ünüllar Hidrolik
Caddebostan
Hasan Öğdüm
Köşe Yazarı
Hasan Öğdüm
 

TÜRKİYE'NİN YENİ JEOPOLİTİĞİ

Bir ülkenin uluslararası siyasette daha fazla konuşuluyor olması, her zaman daha güçlü olduğu anlamına gelmez. Bazen bunun tam tersi olur. Dünya değişir. Güç dengeleri değişir. Tehditler değişir. Ama bazı ülkeler, yalnızca bulundukları coğrafya nedeniyle yeniden büyük hesapların merkezine yerleşir. Son dönemde NATO etrafında yaşanan gelişmeleri, Avrupa'nın artan güvenlik kaygılarını, Donald Trump'ın ittifaka ilişkin açıklamalarını ve Türkiye'nin yeniden daha fazla konuşulmasını izlerken aklımdan çıkmayan soru şu oldu: Türkiye gerçekten güç kazandığı için mi yeniden merkeze alınıyor, yoksa değişen güvenlik denkleminde yük paylaşımının yeni adresi olduğu için mi? Bu sorunun cevabını ararken önce NATO'nun neden kurulduğunu hatırlamak gerekiyor. 1949'da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu askerî tehdide karşı ortak savunmayı sağlamak amacıyla kuruldu. Ancak NATO hiçbir zaman yalnızca askerî bir ittifak olmadı. Aynı zamanda Batı'nın savaş sonrasında kurduğu güvenlik düzeninin temel direklerinden biri hâline geldi. Türkiye, bu yapıya 1952 yılında katıldı. O gün Türkiye'nin stratejik önemi yalnızca sahip olduğu askerî güçten kaynaklanmıyordu. Asıl belirleyici olan, bulunduğu coğrafyaydı. Sovyetler Birliği'nin güney sınırındaki Türkiye, NATO'nun doğu kanadının en önemli ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Aradan yetmiş yılı aşkın zaman geçti. Sovyetler Birliği dağıldı. Berlin Duvarı yıkıldı. Varşova Paktı tarihe karıştı. Bir dönem NATO'nun varlık sebebinin ortadan kalktığı bile konuşuldu. Ama harita değişmedi. Bugün Avrupa, Rusya-Ukrayna savaşının doğurduğu güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Orta Doğu'da İran ile İsrail arasındaki gerilim, bölgesel olmaktan çıkıp küresel dengeleri etkileme potansiyeli taşıyor. Suriye ve Irak'ta istikrarsızlık sürüyor. Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz ise uluslararası rekabetin en hassas alanları olmayı sürdürüyor. Haritaya baktığınızda bu başlıkların neredeyse tamamının Türkiye'nin çevresinde kesiştiğini görüyorsunuz. Belki de Türkiye'nin yeniden daha fazla konuşulmasının asıl nedeni budur. Amerika Birleşik Devletleri'nin son yıllarda müttefiklerinden daha fazla savunma harcaması, daha fazla üretim kapasitesi ve kendi bölgelerinde daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi de bu tabloyla doğrudan bağlantılıdır. Donald Trump'ın yüksek sesle dile getirdiği "yük paylaşımı" anlayışı, aslında giderek güçlenen bu yaklaşımın en görünür ifadesidir. Böyle bir tabloda Türkiye'nin önemi elbette artıyor. Çünkü aynı anda Karadeniz'e, Kafkasya'ya, Orta Doğu'ya ve Doğu Akdeniz'e temas edebilen çok az ülke var. Ancak tam da burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi bulunuyor. Jeopolitikte stratejik önem, yalnızca daha fazla söz hakkı anlamına gelmez. Aynı zamanda daha fazla sorumluluk, daha fazla risk ve daha fazla baskı anlamına da gelebilir. Uluslararası ilişkilerde ilgi, çoğu zaman dostluğun değil, ihtiyacın başka adıdır. Büyük devletler, başka ülkeleri sevdikleri için değil; ihtiyaç duydukları ölçüde önemser. Türkiye'nin önündeki asıl mesele de budur. NATO'nun Türkiye'ye nasıl bir rol biçtiğinden önce, Türkiye'nin kendisine biçilen rolü kendi öncelikleri doğrultusunda yönetip yönetemeyeceği belirleyici olacaktır. Çünkü jeopolitikte güç ile yük, çoğu zaman birbirinden ayrılmaz. Türkiye'nin gerçekten güç mü kazandığını, yoksa daha büyük bir sorumluluğun eşiğine mi geldiğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil. Ama şu soru cevabını bekliyor: Türkiye gerçekten merkeze mi alınıyor, yoksa yeni yükün merkezi mi hâline geliyor?  
Ekleme Tarihi: 16 Temmuz 2026 -Perşembe

TÜRKİYE'NİN YENİ JEOPOLİTİĞİ

Bir ülkenin uluslararası siyasette daha fazla konuşuluyor olması, her zaman daha güçlü olduğu anlamına gelmez.

Bazen bunun tam tersi olur.

Dünya değişir. Güç dengeleri değişir. Tehditler değişir. Ama bazı ülkeler, yalnızca bulundukları coğrafya nedeniyle yeniden büyük hesapların merkezine yerleşir.

Son dönemde NATO etrafında yaşanan gelişmeleri, Avrupa'nın artan güvenlik kaygılarını, Donald Trump'ın ittifaka ilişkin açıklamalarını ve Türkiye'nin yeniden daha fazla konuşulmasını izlerken aklımdan çıkmayan soru şu oldu:

Türkiye gerçekten güç kazandığı için mi yeniden merkeze alınıyor, yoksa değişen güvenlik denkleminde yük paylaşımının yeni adresi olduğu için mi?

Bu sorunun cevabını ararken önce NATO'nun neden kurulduğunu hatırlamak gerekiyor.

1949'da kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu askerî tehdide karşı ortak savunmayı sağlamak amacıyla kuruldu. Ancak NATO hiçbir zaman yalnızca askerî bir ittifak olmadı. Aynı zamanda Batı'nın savaş sonrasında kurduğu güvenlik düzeninin temel direklerinden biri hâline geldi.

Türkiye, bu yapıya 1952 yılında katıldı.

O gün Türkiye'nin stratejik önemi yalnızca sahip olduğu askerî güçten kaynaklanmıyordu. Asıl belirleyici olan, bulunduğu coğrafyaydı. Sovyetler Birliği'nin güney sınırındaki Türkiye, NATO'nun doğu kanadının en önemli ülkelerinden biri olarak görülüyordu.

Aradan yetmiş yılı aşkın zaman geçti.

Sovyetler Birliği dağıldı.

Berlin Duvarı yıkıldı.

Varşova Paktı tarihe karıştı.

Bir dönem NATO'nun varlık sebebinin ortadan kalktığı bile konuşuldu.

Ama harita değişmedi.

Bugün Avrupa, Rusya-Ukrayna savaşının doğurduğu güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya.

Orta Doğu'da İran ile İsrail arasındaki gerilim, bölgesel olmaktan çıkıp küresel dengeleri etkileme potansiyeli taşıyor.

Suriye ve Irak'ta istikrarsızlık sürüyor.

Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz ise uluslararası rekabetin en hassas alanları olmayı sürdürüyor.

Haritaya baktığınızda bu başlıkların neredeyse tamamının Türkiye'nin çevresinde kesiştiğini görüyorsunuz.

Belki de Türkiye'nin yeniden daha fazla konuşulmasının asıl nedeni budur.

Amerika Birleşik Devletleri'nin son yıllarda müttefiklerinden daha fazla savunma harcaması, daha fazla üretim kapasitesi ve kendi bölgelerinde daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi de bu tabloyla doğrudan bağlantılıdır. Donald Trump'ın yüksek sesle dile getirdiği "yük paylaşımı" anlayışı, aslında giderek güçlenen bu yaklaşımın en görünür ifadesidir.

Böyle bir tabloda Türkiye'nin önemi elbette artıyor.

Çünkü aynı anda Karadeniz'e, Kafkasya'ya, Orta Doğu'ya ve Doğu Akdeniz'e temas edebilen çok az ülke var.

Ancak tam da burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi bulunuyor.

Jeopolitikte stratejik önem, yalnızca daha fazla söz hakkı anlamına gelmez.

Aynı zamanda daha fazla sorumluluk, daha fazla risk ve daha fazla baskı anlamına da gelebilir.

Uluslararası ilişkilerde ilgi, çoğu zaman dostluğun değil, ihtiyacın başka adıdır.

Büyük devletler, başka ülkeleri sevdikleri için değil; ihtiyaç duydukları ölçüde önemser.

Türkiye'nin önündeki asıl mesele de budur.

NATO'nun Türkiye'ye nasıl bir rol biçtiğinden önce, Türkiye'nin kendisine biçilen rolü kendi öncelikleri doğrultusunda yönetip yönetemeyeceği belirleyici olacaktır.

Çünkü jeopolitikte güç ile yük, çoğu zaman birbirinden ayrılmaz.

Türkiye'nin gerçekten güç mü kazandığını, yoksa daha büyük bir sorumluluğun eşiğine mi geldiğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.

Ama şu soru cevabını bekliyor:

Türkiye gerçekten merkeze mi alınıyor, yoksa yeni yükün merkezi mi hâline geliyor?

 
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve aydinyeniufuk.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.