“Mutlu insan yoktur, mutlu an vardır.”
Bu sözü ilk duyduğumda aklıma takılan, mutluluğun geçici olup olmadığı değil, neden insanın mutluluğunu birkaç ana hapsettiğimiz oldu.
Güzel bir haber alır, seviniriz. Sevdiğimize kavuşur, mutlu oluruz. Bir hedefe ulaşır, kendimizi dünyanın en mutlu insanı sayarız. Sonra hayat devam eder. Heyecan diner, gündelik meseleler geri döner, bir başka isteğin peşine düşeriz. Sanki mutluluk, uğrayıp geçen bir misafirden ibarettir.
Peki, gerçekten öyle midir?
Elbette insan sürekli sevinç içinde yaşayamaz. Hayatın acıları, kayıpları, hayal kırıklıkları var. Üstelik bir zamanlar uğruna heyecan duyduğumuz şeylere alışır, dün bizi sevince boğan olayları bugün sıradan karşılayabiliriz.
Freud'un mutluluk üzerine düşüncelerinde de bu gerilim vardır. Haz veren bir durumun aynı yoğunlukta sürmesi kolay değildir. Fakat bir duygunun şiddetini kaybetmesiyle insanın hayatındaki mutluluğun sona ermesi aynı şey midir?
Bence değil.
Belki de birbirine karıştırdığımız iki şey var: Mutlu hissetmek ve mutlu bir hayat sürmek. Her an mutlu hissetmeyebiliriz. Ama bu, hayatımızı genel olarak mutluluk duyabileceğimiz bir biçimde kuramayacağımız anlamına gelmez.
Hayatından memnun olan, yaptığı işte anlam bulan, sevdikleriyle sahici ilişkiler kuran bir insan, kötü bir gün geçirdiğinde bütün mutluluğunu kaybetmiş mi olur? Bir yakınının hastalığına üzülmesi, bir haksızlık karşısında öfkelenmesi, onun hayatıyla kurduğu bağın bütününü geçersiz mi kılar?
İnsanı yalnızca o anda hissettiği duyguyla değerlendiremeyiz. Çünkü insan, içinde bulunduğu andan ibaret değildir. Geçmişi, beklentileri, değerleri ve ilişkileriyle birlikte yaşar.
Belki de mutluluğun sırrı, her an iyi hissetmekte değil, hayatın iyi ve kötü anları arasında kendimize ait bir denge kurabilmektedir.
Peki, bu dengeyi nerede arayacağız? Dış dünyada mı, kendi içimizde mi?
İnsan maddi koşullardan bağımsız yaşayamaz. Güvenli bir ev, geçim imkânı, sağlık, dostluk ve sevgi hayatımızın niteliğini belirler. Yoksulluğu, güvencesizliği ya da yalnızlığı birkaç güzel sözle aşabileceğimizi söylemek, hayatın gerçeklerini görmezden gelmektir. Mutluluğu yalnızca insanın kendi zihninde aramak da bu yüzden eksik kalır.
Ancak dış koşulların iyileşmesiyle iç dünyamızın da kendiliğinden düzene girdiğini söyleyebilir miyiz?
Daha fazlasına sahip olmak, daha fazlasıyla yetinmemizi sağlıyor mu? Yıllarca peşinden koştuğumuz şeye kavuştuğumuz hâlde neden bazen hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu hissediyoruz?
Erich Fromm'un Sahip Olmak ya da Olmak ayrımı, burada düşünmeye değer bir kapı açıyor. Hayatımızı sahip olduklarımızın üzerine kurduğumuzda, kendimizi sürekli büyütülmesi gereken bir listenin içinde bulabiliriz. Oysa nasıl yaşadığımız, kim olduğumuz, başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuz ve hayatımıza ne kattığımız da önemlidir.
Mesele, maddi dünyayı küçümsemek değil; mutluluğu yalnızca onunla açıklamaktan vazgeçmektir.
Çünkü insan, sadece dışarıdan gelenlerle yaşayan bir varlık değildir. Kendi üzerinde çalışabilir, davranışlarını sorgulayabilir, yanlışlarını görebilir ve değişebilir. Bugün olduğundan daha bilinçli, daha anlayışlı, daha tutarlı bir insan olmak için çaba gösterebilir.
Ezoterik düşünce geleneklerinde insanın kendisini inşa etmesi, işlenmemiş olanın işlenmesi ve parçaların bir bütün içinde anlam kazanması gibi sembollerle anlatılır. Bu sembollerin işaret ettiği düşünce açıktır: İnsan, olduğu hâliyle yetinmek zorunda değildir. Kendini tanıyabilir, eksiklerini görebilir ve kendi dönüşümünün sorumluluğunu üstlenebilir.
Bir yapının sağlamlığı yalnızca dışarıdan nasıl göründüğüyle ölçülmez. Onu oluşturan parçaların niteliği ve aralarındaki uyum da önemlidir. İnsan için de aynı soruyu sorabiliriz: Dışarıdan başarılı, itibarlı ve mutlu görünen bir hayat, kişinin kendi içinde kurabildiği dengeyle desteklenmiyorsa ne kadar sağlamdır?
İnsan, kendi üzerinde çalışmadan yalnızca dış dünyanın değişmesini bekleyerek ne kadar yol alabilir?
Bu soru bizi mutluluğun başka bir boyutuna götürüyor. Belki insan, her istediğine ulaştığında değil, neyin gerçekten peşinden gitmeye değer olduğunu anladığında kendisiyle daha barışık bir ilişki kurmaya başlar.
Üstelik insanın kendisini tanıması da kolay değildir. Hepimizin kendimize yakıştırdığımız özellikler, başkalarına gösterdiğimiz yüzler ve görmeyi pek istemediğimiz taraflarımız var. Carl Gustav Jung'un gölge kavramı, insanın kendisinde kabul etmekte zorlandığı yönlerle karşılaşmasını anlamak bakımından önemlidir. İnsan yalnızca güçlü yanlarını değil, korkularını, çelişkilerini ve kendisinden sakladığı gerçekleri de tanımak zorundadır.
Kendini tanımak, kusursuzlaşmak değildir. Belki de tam tersine, kusursuz olmadığını kabul edebilmektir.
Kendi hatasını görebilen, gerektiğinde özür dileyebilen, başkasının da haklı olabileceğini kabul eden insanın kendisiyle ilişkisi değişir. Her tartışmayı kazanmak, her zaman haklı çıkmak, herkesten takdir görmek zorunda olmadığını anlar. Başkalarının gözündeki görüntüsüyle kendi gerçeği arasındaki mesafeyi azaltmaya başlar.
Bütün bunlar insanı mutluluğa götürür mü?
Her zaman değil. Hayatın acıları, insanın kendi üzerinde ne kadar çalıştığından bağımsız olarak da karşısına çıkar. Üstelik kendisiyle yüzleşmek bazen rahatlatmak yerine zorlayabilir. Fakat kendini tanımak, mutluluğu yanlış yerlerde arama ihtimalimizi azaltabilir.
Krishnamurti'nin düşüncelerinden hareketle burada başka bir soru sorabiliriz: Mutluluğu sürekli geleceğe erteleyen insan, bugünü yaşamaktan ne kadar uzaklaşıyor?
Bir gün daha çok kazanırsak, istediğimiz makama gelirsek, bütün sorunlarımız çözülürse mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Böylece mutluluk, yaşadığımız hayatın içinden çıkıp gelecekte ulaşmamız gereken bir hedefe dönüşüyor. Hedefe vardığımızda ise yenisini belirliyoruz.
Hayatımızı iyileştirmek istemekte yanlış bir şey yok. İnsanın hayal kurması, ilerlemesi, daha iyi koşullar için çalışması doğal. Ancak bugünkü hayatımızı bütünüyle gelecekteki mutluluğun bekleme salonuna dönüştürürsek, elimizde kalan zamanı ne yapacağız?
İç huzuru dediğimiz şey belki de burada anlam kazanıyor.
İç huzuru, hiçbir şeye üzülmemek, korkmamak ya da hayatın bütün sorunlarını çözmüş olmak değildir. İnsan kendisiyle barışık olduğu hâlde üzülebilir, yas tutabilir, bir haksızlık karşısında öfkelenebilir. Bunlar insan olmanın dışında değil, tam da içindedir.
Fakat yaşadığı her olayla birlikte kendisini bütünüyle kaybetmesi de gerekmez. Denetleyemediği şeyleri kabul ederken kendi sorumluluklarını yerine getirebilir. Her şeyi değiştiremeyeceğini bilirken değiştirebilecekleri için çaba gösterebilir. Kendi değerleriyle uyum içinde yaşamaya çalışabilir.
Belki de mutluluk, bu çabanın içinde kendisine yer bulur.
Mutluluk, erdemli olmanın ödülü değildir; erdemli insanlar da mutsuz olabilir. Ancak insanın nasıl yaşadığı, başkalarına nasıl davrandığı ve kendi değerleriyle ne ölçüde uyumlu olduğu, hayatının anlamını etkiler. Aristoteles'in iyi yaşamı yalnızca hazla değil, erdemli bir yaşam sürmekle de ilişkilendirmesi bu bakımdan anlamlıdır.
İnsan yalnızca kendisi için bir şeyler biriktirerek değil, başkalarının hayatına değer katarak da kendisini gerçekleştirebilir. Sevgi, dostluk, üretmek, paylaşmak ve gerektiğinde kendi çıkarının ötesine geçebilmek, hayatı tüketilen bir zamandan ibaret olmaktan çıkarır.
Bunlar mutluluğun garantisi değildir. Ama mutluluğun ne olduğunu düşünürken göz ardı edemeyeceğimiz şeylerdir.
Çünkü insanın hayatı yalnızca başına gelenlerden oluşmaz. Başına gelenlerle ne yaptığı, onları nasıl anlamlandırdığı ve zaman içinde nasıl bir insan hâline geldiği de bu hayatın parçasıdır.
Şimdi başlangıçtaki söze yeniden dönelim: “Mutlu insan yoktur, mutlu an vardır.”
Bu söz, mutluluğun geçiciliğine dikkat çekmesi bakımından anlaşılabilir. Hiçbir duygu aynı yoğunlukta sonsuza kadar sürmez. Hayat da bize kesintisiz bir sevinç vaat etmez.
Ama insanın mutluluğunu yalnızca kısa süreli sevinçlere indirgemek, onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi, hayatına verdiği anlamı ve zaman içinde geliştirebildiği iç dengeyi gözden kaçırmak değil midir?
Mutlu insan, her an gülen, hiçbir sorun yaşamayan, her istediğine kavuşan insan değildir. Bazen üzülür, yorulur, kendisiyle ve dünyayla hesaplaşır. Ama hayatını yalnızca elde ettiklerinin toplamı olarak görmez. Kendisiyle ilişkisini geliştirmeye, sevdikleriyle bağ kurmaya, anlamlı bir hayat yaşamaya çalışır.
Mutluluk, yalnızca insanın kendisine sunulanlarla değil, kendi hayatına kattıklarıyla da şekillenir.
Belki de mutluluk, bir anın içine sığmayacak kadar büyük; insanın bütün hayatını tek başına kaplayamayacak kadar da insani bir deneyimdir.
Mutlu anlar vardır. Ama mutlu insan da vardır.



