Aristoteles, devletlerin yalnızca kanunlarla ayakta kalmadığını söylerdi. Ona göre bir yönetimi güçlü kılan şey, sahip olduğu zor kullanma yetkisi değil; toplumun vicdanında kurduğu meşruiyetti. Çünkü halkın ahlâk duygusundan kopmuş bir düzen, hukuken varlığını sürdürse bile içten içe çürümeye başlamış demekti.
Tarih boyunca milletleri ayakta tutan da yalnızca ordular, mahkemeler ya da siyasi kurumlar olmadı. Bazen bir millet, sadece ortak bir inançla, ortak bir haysiyet duygusuyla varlığını korudu. Çünkü devlet dediğimiz yapı, taş binalardan ya da resmi unvanlardan önce, insanların zihninde ve vicdanında kurulur.
Bu topraklar da böyle kuruldu.
İmparatorluğun dağıldığı, şehirlerin işgal edildiği, Anadolu’nun yorgun ve yoksul düştüğü bir dönemde, bu millet yeniden ayağa kalkmayı başardı. O günlerin insanı makam için değil, memleket için mücadele verdi. Cepheye gidenlerin çoğunun ayağında doğru dürüst ayakkabı bile yoktu. Ama hepsinin taşıdığı ortak bir şey vardı: Kaybedilmiş bir haysiyeti yeniden ayağa kaldırma iradesi.
Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadro işte böyle bir tarihsel kırılmanın içinden çıktı. 23 Nisan 1920’de açılan Meclis yalnızca yeni bir devletin başlangıcı değildi; aynı zamanda millet iradesinin yeniden ayağa kalkışıydı. Cumhuriyet Halk Partisi de bu tarihsel yürüyüşün siyasal taşıyıcısı olarak doğdu.
Bu yüzden CHP, sıradan bir siyasi parti olarak değerlendirilemez. İnsanlar farklı düşünebilir, destekleyebilir ya da eleştirebilir. Fakat kimse bu partinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hafızasında taşıdığı sembolik ağırlığı inkâr edemez.
Bugün yaşanan tartışmaların toplumsal karşılığını büyüten şey de tam olarak budur.
Çünkü mesele yalnızca bir mahkeme kararı değildir. Mesele, hukuken mümkün görünen bir durumun toplum vicdanında nasıl karşılık bulduğudur. Zira hukuk ile meşruiyet her zaman aynı şey değildir. Tarih bize bunu defalarca göstermiştir.
Bir siyasi hareket, kendi seçmeninin hafızasında güven duygusunu kaybetmeye başladığında ortaya yalnızca siyasi bir kriz çıkmaz; aynı zamanda ahlâkî bir kırılma da doğar. İnsanların bugün hissettiği öfkenin temelinde biraz da bu vardır.
Biz bu ülkede yıllarca “namus” kavramını yalnızca insanların özel hayatları üzerinden tartıştık. Oysa siyasetin de bir namusu vardır.
Halkın emanetine sadakat göstermek, kişisel hesapları millet iradesinin önüne koymamak, temsil ettiği değerlerin ağırlığını taşıyabilmek de bir namus meselesidir.
Çünkü milyonlarca insan sandığa yalnızca oy vermez. Aynı zamanda umut verir, güven verir, geleceğine dair bir parçayı emanet eder.
İşte bu nedenle bazı kırılmalar yalnızca partilerin içinde yaşanmaz. Bazen bir ülkenin moralini bozan şey ekonomik krizlerden bile önce, siyaset kurumuna duyulan güvenin aşınmasıdır.
Bugün yaşanan tabloya ellerini ovuşturarak bakanlar olabilir. Bundan siyasi kazanç devşirmeye çalışanlar olabilir. Ama meseleye yalnızca günlük siyasi hesaplarla bakmak büyük bir yanılgıdır. Çünkü Cumhuriyet’in kurucu hafızasında meydana gelen her çatlak, aslında toplumun ortak psikolojisinde de bir yara açmaktadır.
Ve tarih, bazen mahkeme kararlarını değil; millet vicdanında bırakılan izi kaydeder.
Asıl hükmü de çoğu zaman orada verir.



