John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanı üzerine
Bir insanın hayal kurabilmesi için bazen küçücük bir toprak parçası yeter. Başını sokacağı bir ev, birkaç hayvan, kendi emeğiyle geçinebileceği bir hayat… Başkasına muhtaç olmadan yaşamak. Bugün bile milyonlarca insan için lüks sayılabilecek bu hayal, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanındaki George ile Lennie’nin bütün dünyasıdır.
Büyük Buhran yıllarında işten işe koşan, gittikleri her yerde geçici olan iki tarım işçisi. George akıllıdır, Lennie güçlü. Birinin aklı ötekinin bedenini, birinin dikkati ötekinin savunmasızlığını tamamlar. Birlikte yaşayabilecekleri küçük bir çiftlik düşlerler. Bu hayali başkalarına anlattıklarında karşılarında çoğunlukla inanmazlık bulurlar. Çünkü yoksul insanın hayali, varlıklı insanın alışkanlıklarına benzemez; çoğu zaman gerçekleşmesi beklenmeyen bir temenni gibi görülür.
Oysa Steinbeck’in anlattığı yalnızca iki yoksulun gerçekleşmeyen düşü değildir. Roman ilerledikçe, bir insanın değerinin neye göre belirlendiği sorusuyla karşılaşırız. Güçlü olmak mı, çalışmak mı, işe yaramak mı? Bunlardan birini kaybeden insanın geriye neyi kalır?
Candy yaşlı bir işçidir. Bir kolunu kaybetmiştir; yaşı da ilerlemiştir. Yanındaki tek gerçek dostu, artık yaşlanmış köpeğidir. Köpek işe yaramadığı gerekçesiyle öldürülür. Karar, çiftlikteki hayatın olağan akışı içinde alınır. Kimse bunun üzerinde uzun uzun durmaz. Oysa bu sahnede, insanın değerini üretkenlikle ölçen anlayışın bütün acımasızlığı vardır.
Bir zamanlar işe yarayan, şimdi ise yük sayılan bir canlı… Yaşlandığı, güçten düştüğü, eskisi gibi olmadığı için gözden çıkarılan bir hayat.
Candy, köpeğinin başına gelenlerin bir gün kendi başına da gelebileceğini anlar. Belki de bu yüzden George ve Lennie’nin hayaline ortak olmak ister. O küçük çiftlik, yalnızca bir mülk edinme arzusu değildir. Yaşlandığında kapının önüne konulmayacağı, başkasının insafına kalmayacağı bir hayatın umududur.
Bugün çalışma hayatına, yaşlılığa, engelliliğe ve yoksulluğa bakarken bu sahnenin neden hâlâ içimizi rahatsız ettiğini düşünmek gerekiyor. İnsanları kazançlarına, üretimlerine ve başkalarına sağladıkları faydaya göre sınıflandırdığımızda, farkında olmadan aynı hesabı yapmaya başlamıyor muyuz? Bir insanın artık eskisi kadar güçlü, hızlı ya da verimli olmaması, onun hayatını daha az değerli kılar mı?
Bir toplumun gerçek niteliği, başarılı ve güçlü insanlarına sunduğu imkânlardan çok, kendi başına ayakta duramayanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Lennie ise romanın başka bir düğümüdür. Güçlüdür ama davranışlarının sonuçlarını kavramakta zorlanır. Yumuşak şeylere dokunmayı sever; bunu yaparken ne kadar kuvvet uyguladığının farkına varamaz. Kötülük tasarlamaz. Fakat başkasına zarar vermemek için yalnızca kötü niyetli olmamak yetmez. İnsan, yaptığının sonucunu da hesaba katabilmelidir.
Steinbeck burada bizi kolayca sığınabileceğimiz bir düşünceden uzaklaştırır: İyi niyet her şeyi açıklamaz, masumiyet de her zaman sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
George, Lennie’yi korumaya çalışır. Onunla ilgilenir, başının derde girmesini önler, birlikte kurdukları hayali ayakta tutar. Bu ilişkinin içinde sevgi kadar yorgunluk, bağlılık kadar korku da vardır. George’un hayatı, kendi geleceğiyle Lennie’nin sorumluluğu arasında sıkışmıştır.
Romanın sonuna gelindiğinde George’un önünde korkunç bir karar belirir. Lennie’nin başkalarının eline geçmesi hâlinde yaşayacağı şeyleri düşünür. Onu bulduklarında neler olacağını bilir. Sonunda, arkadaşının hayatını kendi elleriyle bitirir.
Bu sahneyi yalnızca merhametin son sınırı olarak okumak, romanın açtığı tartışmayı daraltır. George’un yaptığına hak vermek de onu kolayca mahkûm etmek de okuru rahatlatan birer kestirme yoldur. Oysa ortada, bir insanın başka bir insanın hayatı hakkında karar vermek zorunda kaldığı, hiçbir seçeneğin bütünüyle temiz kalmadığı bir durum vardır.
George’un kararı neyi gösterir? Sevgiyi mi, çaresizliği mi, korkuyu mu? Belki hepsini. Fakat bir başka soru daha var: İnsanları bu kadar ağır seçimlerle baş başa bırakan koşullar karşısında ne yapıyoruz?
Lennie’nin hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu koruma, romanın sonunda bir silahın ucuna kalmıştır. George’un taşıdığı yük de bu kararla ortadan kalkmaz. Yalnızca geri dönüşü olmayan bir biçime dönüşür.
Steinbeck’in insanı rahatsız eden tarafı burada yatar. Bize iyi insanların her zaman doğru kararlar vereceğini söylemez. Hatta bazen bir insanın hem sevmiş hem de korkunç bir şey yapmış olabileceğini kabul etmemizi ister. İnsan, kendi vicdanını bile kolayca açıklayamadığı anlarda insan kalmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmek zorundadır.
Romanın dünyasında yalnızlık da herkesin payına düşen bir yoksulluktur. Çiftlikteki insanlar aynı yerde çalışır, aynı havayı solur, birbirlerinin sesini duyar. Ama her birinin kendine kapattığı bir kapısı vardır. Crooks, teninin rengi yüzünden diğerlerinden ayrı tutulur. Curley’nin karısı, adının bile önüne geçemediği bir kimlikle var olmaya çalışır. Candy yaşlılığından, Lennie farklılığından, George ise taşıdığı sorumluluktan kurtulamaz.
Hepsinin bir şeye ihtiyacı vardır. Kimi kabul görmek, kimi konuşacak birini bulmak, kimi yalnızca yarın sabah da bir işe yarayacağını bilmek ister. Buna rağmen aralarındaki mesafe kapanmaz. Bir insanın acısını görmekle o acının sorumluluğunu üstlenmek arasında büyük bir fark vardır.
Bugün hayatımızın bu romandaki çiftlikten çok farklı olduğunu söyleyebiliriz. Teknolojimiz gelişti, iletişim araçlarımız çoğaldı, insan hakları ve hukuk konusunda önemli birikimler oluştu. Fakat bütün bunlar, insanın insana karşı tutumunu kendiliğinden değiştirmiyor. Birini dışarıda bırakmak için artık onu kapıdan kovmamız gerekmiyor. Bazen bir iş ilanındaki koşullar, bazen bir kurumun görünmez kuralları, bazen de kalabalığın sessizliği aynı işi görüyor.
Üstelik haksızlık çoğu zaman kendisini haksızlık olarak tanıtmıyor. Bir insanı gözden çıkarmak zorunluluk, onun yaşadığı kaybı önemsememek gerçekçilik, olan bitene karışmamak tarafsızlık adıyla karşımıza çıkabiliyor. Böylece kimse kendisini kötü biri olarak görmek zorunda kalmıyor. Herkes kendi gerekçesini buluyor; bedeli ise çoğu zaman başkası ödüyor.
Fareler ve İnsanlar adını, insanların ve farelerin ortak kaderine ilişkin bir düşünceden alır: Kurulan düzenler ve beslenen hayaller, bazen sahiplerinin elinde olmayan nedenlerle bozulabilir. Ancak romanı yalnızca hayallerin kırılganlığına ilişkin bir hikâye olarak okumak eksik kalır. Steinbeck, hayaller yıkıldığında geriye ne kaldığını da gösterir. Kimin yanında durduğumuzu, kimin hayatını önemsediğimizi, bir başkasının zayıflığını gördüğümüzde ne yaptığımızı…
İnsan, insanın kurdu mudur?
Belki de asıl mesele, bu soruya evet ya da hayır demek değildir. İnsan hem başkasının hayatını karartabilecek güce hem de onu koruyabilecek imkâna sahiptir. Aradaki farkı her zaman niyetlerimiz belirlemez. Bazen bir karar, bazen görmezden geldiğimiz bir haksızlık, bazen de hiçbir şey yapmamayı seçtiğimiz bir an belirler.
Kitabı kapattığımızda George’un haklı olup olmadığını tartışabiliriz. Lennie’nin masumiyetini, Candy’nin çaresizliğini, Crooks’un yalnızlığını konuşabiliriz. Fakat bütün bunların ardından kendimize dönmeden romanın asıl meselesini geride bırakmış oluruz.
Çünkü kötülüğün karşısında durmak, yalnızca kötü biri olmamaya karar vermek değildir. Bazen bir başkasının hakkını savunmak, bazen güçsüzün yanında durmak, bazen de herkesin normal karşıladığı bir haksızlığa itiraz etmektir.
İnsan, insanın kurdu olabilir. Ama asıl yıkım, kurdun dişlerini gösterdiği yerde değil, çevresindekilerin bunu hayatın olağan akışı saydığı yerde başlar.




