Sebahattin Ali, Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Fakir Baykurt, Nazım Hikmet, Atilla İlhan ve daha onlarcasını (tabii ki yabancı yazarları da) birçok kitapsever gibi ben de severek okurum. Her ‚tekrar okuduğum da daha da anlamlı bulurum.
Yeni yıla gireceğimiz şu günler de Sebahattin Ali’nin bir yazısını köşem de Sizlerle paylaşmak istedim.
Türk insanının gücünü masal, roman, destan tarzı yazıları ile anlatan, değişik okullarda öğretmenlik yapan gazeteci şair, 1907 Eğridere Gümülcine doğumlu Sebahattin Ali.
Ali, 1928 de Milli eğitim bakanlığı tarafından Almanca öğrensin, okullar da kaliteli Almanca dersi versin diye özel olarak Almanya’ya gönderilmiş. İki sene sonra, 1930 da yurduna dönen Ali, 1948 yılına kadar öğretmenlik yanında değişik gazetelerde yazılar da yazdı.
Ve 1948 yılında yazdığı bir yazıdan dolayı üç ay hapis cezasına çarptırıldı.
Mahpusluğu, “Anadolu’nun Alcatraz’ı” diye adlandırılan; Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi, Burhan Felek, Osman Cemal Kaygılı, Osman Deniz, Zekeriya Sertel gibi birçok yazar, gazeteci, siyasetçinin yattığı Sinop cezaevinde geçti.
(“Aldırma Gönül Aldırma” güfteleri ile bestelenen şiiri, Sebahattin Ali’nin ceza evinde yazdığı en tanınmış eseridir.)
Cezasını çektikten sonra birileri tarafından sürekli takip edildi.
Ve aynı yıl (1948) Kırklareli’nde, ormanlık alan da vahşice öldürüldü (öldürtüldü).
Yaşadığımız döneme uygun olduğunu düşündüğüm bir yazısını köşeme almak istedim...
“...Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi günde Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik.
Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık: Kendi cefakeş milletimiz.
Meğer ne büyük günah işlemişiz…kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile-ezile pestile döndük.
Bugünün itibarlı(!) kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık.
Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik.
Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer!
Neredeyse, yoldan geçerken ‚mide uşakları arkamızdan bağıracaklar; “Görüyor musun şu haini!.. İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor...”
Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
Namuslu olmak ‘ne zor şeymiş’ meğer!
2026 Yılınızın aile ve sevdikleriniz ile beraber barış ve mutluluk dolu, sıhhatli, huzurlu olmasını dilerim.
Saygılarımla



