Büyük romancı Yaşar Kemal’in anlattığı “Zilli Kurt” öyküsü, yalnızca Anadolu’nun bozkırlarında yaşanan bir av öyküsü değildir. Aynı zamanda insan ilişkilerini, iktidarı, hesaplaşmayı ve siyaseti anlatan güçlü bir metafordur.
Öyküde bir kurt, koyun sürüsüne dalar. Karnını doyurmak için yalnızca bir hayvan alır; ama geride bıraktığı panik, sürüyü darmadağın etmeye yeter. Anadolu köylüsü için bu sadece birkaç koyunun telef olması değildir; emeğin, ekmeğin ve geleceğin yok olmasıdır.
Köylü öfkelidir. Kurt bulunur, yakalanır. Fakat beklenen olmaz. Ne dövülür ne de öldürülür.
Boynuna bir çıngırak takılır.
Sonra da sevgiyle okşanır, sırtı sıvazlanır ve özgürlüğüne bırakılır.
İlk bakışta kurt kazanmıştır.
Oysa asıl ceza tam o anda başlamıştır.
Artık attığı her adım duyulmaktadır. Çıngırak sesi, avının önceden kaçmasına neden olur. Kurt ne kadar koşarsa koşsun hiçbir canlıya yaklaşamaz. Günler geçer, gücü tükenir, açlık onu yavaş yavaş ölüme sürükler.
Kurt, boynuna çıngırağı takanların gerçek niyetini ancak açlıktan ölürken anlar.
Ama artık çok geçtir.
Binlerce yıllık Türk devlet geleneğinde siyaset, yalnızca iktidarı elde etme mücadelesi değil; aynı zamanda devleti yönetme sorumluluğu olarak görülmüştür. Devlet adamlığı ile siyasetçilik arasında ince ama hayati bir çizgi vardır. Devlet adamı geleceği düşünür; sıradan siyasetçi ise çoğu zaman bir sonraki seçimi.
Çok partili hayata geçilmesiyle birlikte rekabet doğal olarak arttı. Farklı siyasi partiler, farklı ideolojiler ve farklı liderler ortaya çıktı. Bu demokratik hayatın gereğiydi.
Ancak zaman içinde siyasetin dili değişmeye başladı.
Projelerin yerini algılar aldı.
İlkelerin yerini sloganlar aldı.
Gerçeğin yerini ise çoğu zaman iyi kurgulanmış siyasi öyküler aldı.
Artık birçok seçim, yapılan hizmetlerden çok oluşturulan algılar üzerinden kazanılır duruma geldi.
Bugün siyaset sahnesine dikkatle bakın.
Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenlerin bugün aynı fotoğraf karesine girdiğini.
Dün omuz omuza yürüyenlerin bugün birbirini hain ilan ettiğini.
Dün alkışlananların bugün yalnız bırakıldığını.
Dün vazgeçilmez görülen isimlerin bir gecede unutulduğunu göreceksiniz.
Siyaset, dostlukların ve düşmanlıkların en hızlı değiştiği alandır.
İşte tam bu noktada Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” metaforu yeniden anlam kazanıyor.
Siyasette bazen insanlar rakipleri tarafından değil, en çok yanlarında duranlar tarafından işaretlenir.
Bazen bir makam.
Bazen bir unvan.
Bazen verilen bir söz.
Bazen de bitmek bilmeyen övgüler.
İnsan farkına varmadan boynuna takılan o çıngırak olur.
İlk zamanlar bunun bir ödül olduğunu sanır.
Oysa zaman geçtikçe o çıngırak, geçmişini, söylediklerini ve yaptıklarını sürekli hatırlatan görünmez bir yük durumuna gelir. Siyasette güvenini kaybeden bir ismin attığı her adım önceden duyulur. Söylediği her söz şüpheyle karşılanır. Girdiği her ortamda önce geçmişi konuşulur.
Ve en acısı da şudur:
İnsanı çoğu zaman düşmanları değil, onu en çok alkışlayanlar yalnızlaştırır.
Bu nedenle siyasette en büyük tehlike rakipler değil; ölçüsüz övgüler, koşulsuz sadakat ve eleştirisiz bağlılıktır. Çünkü bunlar, fark edilmeden insanın boynuna takılan görünmez çıngıraklardır.
Bugün Türkiye siyasetine bu gözle bakın.
Kim gerçekten millet için mücadele ediyor?
Kim yalnızca makamını korumanın hesabını yapıyor?
Kim ilkelere bağlı kalıyor?
Kim bulunduğu koltuğun esiri hâline gelmiş durumda?
Ve en önemlisi;
Boynunda çıngırak taşıdığının hala farkında olmayan kaç siyasetçi var?
Bunun cevabını biz vermeyelim.
Okuyan herkes, kendi vicdanında versin.
“İnsanların yüzlerine değil, karakterlerine bakın.” (Marcus Aurelius)



