Türk tiyatrosunun unutulmaz müzikallerinden Hisseli Harikalar Kumpanyası. Haldun Dormen’in yazdığı, Melih Kibar’ın müziklerini, Çiğdem Talu’nun şarkı sözlerini hazırladığı bu eser, 1980 yılında sahnelenmeye başladığında izleyiciyi Anadolu’yu dolaşan bir çadır tiyatrosunun renkli dünyasına götürüyordu. Aşk, kıskançlık, yanlış anlaşılmalar, sahne önü gösterileri ve perde arkasındaki çekişmeler.
Aradan yıllar geçti. Ancak görünen o ki, bu oyunun bazı sahneleri eskimedi. Hatta siyaset dünyasında yeni uyarlamalarıyla sahnelenmeye devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta sonu yapılan Yeni Parti Aydın İl Başkanlığı seçimi bize bu gerçeği bir kez daha hatırlattı. Seçim süreci ve Pazar günü yaşananlar, adeta Hisseli Harikalar Kumpanyasının siyaset sahnesine uyarlanmış haliydi. Üstelik bu kez dekor çadır değil, parti örgütüydü; oyuncular sanatçılar değil, siyasetçilerdi. Seyirci ise kimin hangi rolü oynadığını anlamaya çalışan partililer.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın siyaset literatürüne kazandırdığı meşhur bir söz var: “Kimler kimlerle beraber!”
Aydın’daki seçim sürecini izlerken insanın aklına ister istemez bu söz geliyor. Çünkü bazı siyasi birliktelikler, açıklanan ilkelerle değil, perde arkasında kurulan ilişkilerle anlam kazanıyor.
Kamuoyu önünde tarafsızlık mesajları veriliyor, herkese eşit mesafede olunduğu söyleniyor. Fakat sahne arkasında hesaplar yapılıyor, dengeler değişiyor, destekler el değiştiriyor.
Milletvekilleri, belediye başkanları ve ilçe başkanları arasında yaşanan gelişmeler, siyaset sahnesinde adeta bir Matruşka görüntüsü oluşturuyor. Bir kutuyu açıyorsunuz, içinden başka bir kutu çıkıyor. Onu açıyorsunuz, bir başkası. İnsan doğal olarak merak ediyor: Acaba bu kutuların en küçüğünden parti politikaları mı çıkacak, yoksa bir sonraki seçimin adaylık hesapları mı?
Bir ilçe başkanı düşünün. İlk açıklamasında bütün adaylara eşit mesafede olduğunu söylüyor. Demokrasi adına güzel bir mesaj. Tarafsızlık, örgüt yöneticisinin taşıması gereken önemli bir sorumluluk. Ancak sonra yakın çevreden telkinler geliyor. Terazinin kefeleri hafifçe oynuyor ve başkan adaylardan biri için çalışmaya başlıyor.
Derken rüzgâr bir kez daha yön değiştiriyor. Bu kez yukarılardan gelen başka bir istek, başka bir telkin devreye giriyor. Desteklenen aday değişiyor. Ortada değişmeyen tek şey ise günlük değişen tercihler oluyor.
Elbette siyasette fikir değiştirmek mümkündür. İnsanlar gerekçelerini açıklayarak tercihlerini değiştirebilirler. Fakat sorun, tarafsızlık iddiasının ne kadar samimi olduğu ve kararların hangi ölçütlerle alındığıdır. Çünkü tarafsızlık, seçim sabahına kadar saklanan bir siyasi tercih değildir. Hele ki örgüt yöneticiliği, rüzgârın estiği yöne göre yelken açma sanatı hiç değildir.
Böyle bir tabloda insanın aklına şu soru geliyor: Adaylar mı ilçe başkanlarını ikna ediyor, yoksa ilçe başkanları mı kendi siyasi geleceklerini güvenceye almaya çalışıyor?
Seçim alanında yaşananlar da en az perde arkasındaki gelişmeler kadar ilginçti.
Üç farklı adaya, ayrı ayrı “Seninle beraberiz” diyen üyeler, siyasetin çok amaçlı destek mekanizmasını gözler önüne serdi. Bir bakıyorsunuz bir adayın yanında, biraz sonra başka bir adayın çevresinde, ardından üçüncü adayın yakınında. Adeta pasta üzerindeki çilekler gibi. Her dilimi süslüyorlar ama pastanın kime ait olduğu belli değil.
Burada asıl mesele, üyelerin tercih değiştirmesi değil; verilen sözlerin ne ölçüde samimi olduğu ve siyasi tutarlılığın nereye kaybolduğudur. Demokrasi, birden fazla adaya aynı anda umut vermekle değil, özgürce tercih yapıp o tercihin sorumluluğunu taşımakla güçlenir.
Ancak anlaşılan o ki bazıları için seçim, bir adayı desteklemekten çok, seçim sonrasında kimin kazanacağına bakarak doğru yerde görünme yarışına dönüşmüş. Böyle olunca sandık, demokratik tercihin adresi olmaktan çıkıp siyasi nabız ölçme cihazına dönüşüyor.
Gelelim seçim sürecinde kulislerde konuşulanlara.
İl başkanlığının borçlarının ödenmesi, ilçe binalarının kiralarının karşılanması, milletvekili sıralamalarında yer verilmesi, belediye başkanlığı adaylıkları, daha neler neler.
İddiaların doğruluğu ve somut karşılığı ayrıca değerlendirilmek kaydıyla, bu tür vaatlerin siyaset kulislerinde dolaşması bile başlı başına düşündürücü.
Parti örgütü, ortak siyasi hedefler etrafında birleşmesi gereken bir yapıdır. Fakat makamların, adaylıkların ve maddi desteklerin pazarlık konusu durumuna geldiği bir anlayış güçlenirse, örgüt içi demokrasi de ister istemez zarar görür.
Üstelik bu denklemde kaç değişken olduğunu hesaplamak da kolay değil. Bir tarafta il başkanlığı, diğer tarafta ilçeler; bir köşede milletvekilliği sıralamaları, öteki köşede belediye başkanlığı adaylıkları.
Matematik öğretmenleri bile bu kadar çok bilinmeyenli denklem karşısında tahtaya bakıp bir süre sessiz kalabilir. Ancak siyasetin hesabı matematikten farklıdır. Matematikte yanlış sonucu işlem yaparak bulursunuz; siyasette ise yanlış hesabın bedelini genellikle bütün örgüt öder.
Partililer de haklı olarak şu soruyu sorar: Bu mücadele, partiyi büyütmek için mi veriliyor, yoksa gelecekte dağıtılması umulan makamların hesabı mı yapılıyor?
Asıl üzerinde durulması gereken konu, seçimin kimin kazandığından çok, hangi siyasi anlayışın kazandığıdır. Çünkü yeni bir parti kurmak, yeni bir tabela asmak veya yeni bir yönetim oluşturmak tek başına yenilenme anlamına gelmez.
Yenilik; kararların birkaç kişinin iradesine bağlı olmamasıdır. Örgüt yöneticilerinin baskı altında kalmadan tercih yapabilmesidir. Üyelerin yalnızca seçim günü hatırlanmamasıdır. Adayların, kapalı kapılar ardında kurulan ilişkilerle değil, siyasi birikimleri ve örgütün güveniyle öne çıkabilmesidir.
Eğer milletvekillerinin örgüt üzerindeki belirleyici etkisi devam ediyorsa, il ve ilçe yönetimleri kendi iradeleriyle hareket etmekte zorlanıyorsa, seçimler de kulis hesaplarının gölgesinde kalıyorsa burada değişen şeyin ne olduğunu sormak gerekir.
Yeni bir siyasi yapı, eski alışkanlıkları olduğu gibi taşıyorsa, adı yeni olsa bile siyaset yapma biçimi eski kalır.
Dahası, örgüt içindeki güç mücadeleleri artıyor, adaylık hesapları öne çıkıyor ve siyasi sadakat ilkelerin önüne geçiyorsa, bu durum yenilenme iddiasını daha da tartışmalı duruma getirir.
Çünkü vesayet, yalnızca birilerinin açıkça emir vermesi değildir. Bazen herkesin kendi kararını özgürce verdiğini söylediği, ama herkesin aynı birkaç kişinin işaretine baktığı bir düzende de varlığını sürdürür.
Aydın’daki seçim sürecinden çıkarılacak ders açıktır: Bir siyasi yapının geleceğini yalnızca seçilen il başkanı belirleyemez. O yapının hangi ilkelerle yönetileceği, örgüt iradesine ne kadar saygı duyulacağı ve siyasi ilişkilerin hangi temelde kurulacağı da en az seçim sonucu kadar önemlidir.
Üyelerden fedakârlık isteyen, halka değişim vadeden bir siyasi hareket, önce kendi içinde değişimin gereklerini yerine getirmelidir. Aksi takdirde seçimler yapılır, yöneticiler değişir, tebrik mesajları yayımlanır, fotoğraflar çekilir. Fakat perde arkasındaki ilişkiler ve alışkanlıklar yerinde durur. Sonra da çıkıp “Yeni bir dönem başlıyor” denir.
Oysa yeni dönem, yalnızca takvim yaprağının değişmesiyle başlamaz. Zihniyet değişmiyorsa, takvim değişir ama siyaset aynı yerde sayar.
Aydın’daki seçim sürecinin bize gösterdiği tablo, en azından bu açıdan ciddi sorular doğuruyor. Yeni Parti’de gerçekten yeni bir siyaset anlayışı mı doğuyor, yoksa eski alışkanlıklar yeni bir sahnede mi sergileniyor?
Şimdilik görünen o ki, Hisseli Harikalar Kumpanyasının Aydın temsilinde oyuncular değişse bile roller pek değişmemiş. Ne yazık ki siyaset sahnesinde en uzun ömürlü geleneklerden biri halen varlığını koruyor: Huylu huyundan vazgeçmiyor; yalnızca kostümünü değiştiriyor.
Görünen o ki, bu süreç Yeni Parti için olumlu sonuçlar doğurmayacak ve büyük olasılıkla kan kaybına neden olacaktır. Ortalıkta bu kadar yalan söylenirken başka türlüsünü beklemek ütopik olur.
“Siyasette bazıları doğruluğu ilke sanır, bazılarıysa kazananın yanında durmanın başka bir adı!” (Anonim)



