Son yıllarda herkes bir kimlik arayışından söz ediyor.
Kimi bunu kişisel gelişim kitaplarında, kimi psikolojik kavramlarda, kimi ise sosyal medyada kendine benzeyen bir yüz bulmaya çalışarak yapıyor.
Ama belki de sorunun özü çok daha derinde:
Biz gerçekte kim olmak istiyoruz, ve kim olduğumuzu sanıyoruz?
Daha da önemlisi…
O “benlik” dediğimiz şey gerçekten bize mi ait?
İnsan, tarih boyunca ne düşündüğünü ve neye inandığını çoğu zaman kendisi belirlemedi. Aile, toplum, din, kültür, otorite…
Her zaman birileri “nasıl biri olmamız gerektiğini” söyledi.
Ama modern çağda bu listeye yepyeni bir aktör eklendi: Algılarımızı yöneten görünmez bir kalabalık.
Sosyal medya beğenileri, filtrelenmiş hayatlar, kısa süreli övgüler, hızlı yargılar…
Hepsi birlikte, insanın kendisiyle olan bağını yavaşça çözmeye başladı.
Bugün insanlar kendilerini ifade etmek için konuşmuyor; onay almak için konuşuyor.
Yaşamak için yaşamıyor; görünmek için yaşıyor.
Kendi duygularıyla değil; başkalarının onlar hakkında ne düşündüğüyle hareket ediyor.
Böylesi bir dünyada insanın kendisine yabancılaşması şaşırtıcı mı?
Belki de en tehlikeli konu şu:
Bir noktadan sonra rol yapmak normalleşiyor.
Herkes güçlü görünmeye çalışıyor; kimse yorgun olduğunu söylemiyor.
Herkes mutlu görünmeye çalışıyor; kimse içindeki boşlukla yüzleşmiyor.
Ve en sonunda insan, oynadığı rolle gerçek benliği arasındaki farkı ayırt edememeye başlıyor.
Bir gün aynaya baktığımızda yüzümüzü tanımayışımızın sebebi yaşlanmak değil belki de; kendimizden uzaklaşmak.
İç sesimiz o kadar kısılıyor, o kadar bastırılıyor ki; en sonunda bir yabancı gibi susmayı öğreniyoruz.
Peki çözüm?
Kendi içimize dönmek kolay değil, ama mümkün.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken tek şey var:
Sessizliğe kulak vermek.
Çünkü insan, kalabalığın gürültüsünde değil, kendi içinin sessizliğinde kim olduğunu keşfeder.
Gerçek benliğimiz belki tam anlamıyla “bizim” olmayabilir; ama ona yaklaşmak bile yabancılığın zincirlerini kırmaya yeter.
Ve belki de insanın en büyük özgürlüğü, kendine yeniden sahip çıkma cesaretidir.




