Bir zamanlar saatlerin daha ağır aktığına inanırdık.
Çocukken bir gün koca bir evrendi; yetişkin olunca bir yıl bile bir nefes kadar kısa.
Zaman, ölçüsü değişmeyen tek şeydi ama onu algılayışımız sürekli değişirdi.
Bugün ise bambaşka bir noktadayız: Zaman hızlanmadı, fakat biz onun değerini küçülttük.
Şimdi düşünelim…
Bir insan, elindeki telefonla aynı anda üç konuşmayı, iki işi, beş duyguyu taşıyabilir mi?
Taşımaya çalışıyor.
Ve işte tam burada zaman, bir şey olmaktan çıkıyor; tüketilen bir hammaddeye dönüşüyor.
Eskiden insanlar beklerdi; sabırla, kabul ederek, anda kalarak.
Şimdi beklemek “boşa harcanan zaman” sayılıyor.
Dizi izlerken bile hızlandırma tuşuna basıyoruz; hikâyeye değil, sonuca odaklıyız.
Konuşmalar kısaldı, yemekler hızlandı, ilişkiler hızla kuruluyor ve hızla bitiyor.
Dünyanın ritmi değil, bizim tahammülümüz değişti.
Belki de zamanın değeri, onu nasıl yaşadığımızla ilgiliydi her zaman.
Ve biz yaşamayı hızlandırırken, değeri ister istemez azaldı.
Zaman artık bir deneyim değil; yetişilmesi gereken bir hedef, doldurulması gereken bir boşluk, “kaçırılacak fırsatlar” listesi.
İnsanlar anı biriktirmiyor, anları kaçırmamak için koşturuyor.
Ama insan ne kadar hızlı koşarsa koşsun, zamanın kendisini yakalayamıyor; yalnızca kendi ömründen çalıyor.
Aslında sorunun kendisi çok net:
Zamanı değerli yapan şey “zamanın kendisi” değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdı.
Ve biz anlamı kaybettik.
Acelenin, gösterişin, sürekli meşgul olma kültürünün içinde zamanımızı değil; zihnimizi tükettik.
Belki de yapılması gereken tek şey var:
Zamanı hızlandırmayı bırakıp, ona yeniden bir yer açmak.
Bir anı ne kadar uzun yaşadığımız değil, ne kadar “farkında” olduğumuz önemliydi.
Farkındalığın olmadığı yerde zaman yalnızca akar…
Ama fark ettiğimizde, en sıradan an bile bir ömür kadar değerli olabilir.
Bu yüzden belki de zaman eskisi gibi değerli değil; çünkü biz artık zamanla değil, kendimizle yarışıyoruz.
Kazananı olmayan bir yarış bu.
Ve durup dinlemek... belki de zamanın değerini geri kazanmanın tek yoludur.




