Çağımızın toplumsal ruh hâlini tek bir kavramla tarif etmek gerekirse, bu kavram arayış olurdu. İnsanlar bugün yalnızca daha iyi bir iş, daha yüksek bir gelir ya da daha güvenli bir gelecek aramıyor; aynı zamanda anlam, saygı, tanınma ve aidiyet arıyor. Hızlanan zaman, parçalanan hayatlar ve kırılganlaşan kurumlar içinde bireyler, kendilerini bir yere sabitleyecek, hayatlarına yön verecek bir çerçeve bulmakta zorlanıyor. Tam da bu yüzden toplum, derin bir varoluşsal sorgulamanın içinden geçiyor. Ancak bu arayışın karşısında duran siyaset, giderek daha az yol gösteren, daha çok bölen bir karakter kazanıyor. Toplum cevap ararken, siyaset cepheler kuruyor; yurttaşlar anlam talep ederken, siyasal dil korku ve öfkeyi örgütlüyor.
Arayan toplumun temel niteliği belirsizlikle yaşama zorunluluğudur. Ekonomik güvencelerin zayıflaması, emek piyasalarının esnekleşmesi, eğitimle gelecek arasındaki ilişkinin kopması ve teknolojik dönüşümün yarattığı hız, bireyleri sürekli bir geçicilik hissiyle baş başa bırakıyor. İnsanlar artık “hayatım nasıl olacak” sorusuna uzun vadeli cevaplar veremiyor. Bu belirsizlik, yalnızca maddi değil; aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir yüktür. Çünkü insan, belirsizlik içinde kaldıkça kendini değersiz, görünmez ve korunaksız hisseder. Arayan toplumun siyasetten beklentisi tam da bu noktada şekillenir: Güven veren, yön gösteren, karmaşıklığı azaltan ve adaleti tesis eden bir kamusal akıl.
Ne var ki ayrışan siyaset, bu beklentiye cevap vermek yerine, belirsizliği siyasal bir sermayeye dönüştürür. Sorunları çözmek yerine, sorunlardan beslenen bir dil üretir. Ekonomik krizin nedeni “ötekiler”, kültürel gerilimlerin sebebi “yanlış kimlikler”, siyasal tıkanıklığın kaynağı ise “tehlikeli muhalifler” olarak sunulur. Böylece karmaşık yapısal meseleler basitleştirilir; ama bu basitleştirme, çözüm değil cepheleşme üretir. Ayrışan siyaset, arayan toplumun kaygılarını yatıştırmak yerine, onları yönlendirir ve keskinleştirir.
Bu süreçte siyasal dil, birleştirici olmaktan çıkar; ayırt edici ve dışlayıcı bir işlev kazanır. “Biz” ve “onlar” ayrımı, yalnızca politik tercihler üzerinden değil; ahlaki ve kültürel üstünlük iddiaları üzerinden kurulur. Karşıt görüş, yanlış olmaktan çok “tehlikeli” olarak kodlanır. Bu kodlama, tartışmayı anlamsızlaştırır; çünkü tehlikeli olanla müzakere edilmez, yalnızca mücadele edilir. Böylece siyaset, sorun çözme sanatı olmaktan çıkıp, sürekli bir seferberlik hâline dönüşür. Arayan toplum ise bu seferberlikte kendine nefes alacak alan bulamaz.
Ayrışan siyasetin en yıkıcı etkilerinden biri, ortak hakikatin çözülmesidir. Hakikat, artık üzerinde uzlaşılabilecek bir zemin olmaktan çıkar; her grubun kendi gerçekliği olur. Aynı olay, farklı siyasal kamplarda tamamen zıt anlamlar kazanır. Bu durum, yalnızca bilgi kirliliğinin sonucu değildir; bilinçli olarak üretilen bir siyasal stratejidir. Çünkü ortak hakikat zayıfladıkça, duygusal sadakat güçlenir. İnsanlar, gerçeğe değil; ait oldukları kampa inanır. Arayan toplumun soruları, bu parçalanmış hakikat alanında karşılıksız kalır.
Medya ve dijital platformlar, bu ayrışmayı derinleştiren başlıca araçlardan biri haline gelir. Algoritmalar, sakin ve karmaşık analizleri değil; öfke, korku ve alay üreten içerikleri öne çıkarır. Bu, ayrışan siyasetin dilini güçlendirir. Toplumun arayışı, dikkat ekonomisinin gürültüsü içinde boğulur. İnsanlar cevap ararken, yalnızca kendi önyargılarını pekiştiren yankı odalarına hapsolur. Böylece siyaset, farklı kitlelere farklı gerçeklikler sunar; ortak bir kamusal dil giderek kaybolur.
Bu kopuşun en ağır bedellerinden biri toplumsal güvenin erozyonudur. İnsanlar birbirine güvenmedikçe, kurumlara da güvenmez. Kurumlara güven azaldıkça, siyaset kişilere indirgenir. Kişiselleşmiş siyaset ise ayrışmayı daha da derinleştirir; çünkü kişiler üzerinden kurulan siyasal bağlar, eleştiriye ve denetime kapalıdır. Arayan toplum, güçlü ve adil kurumlar isterken; ayrışan siyaset, sadakat ilişkilerini öne çıkarır. Bu durum, liyakatin yerini aidiyetin, şeffaflığın yerini kapalılığın almasına yol açar.
Ayrışan siyasetin yükselişi, yalnızca dilsel bir tercih değildir; aynı zamanda derin eşitsizliklerin üzerini örten bir mekanizmadır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, barınma krizi, eğitimde fırsat eşitsizliği ve güvencesiz çalışma koşulları çözülmedikçe, toplumun arayışı keskinleşir. Ancak bu sorunlarla yüzleşmek yerine, siyaset dikkatleri kimlik çatışmalarına yönlendirir. Böylece yapısal meseleler görünmez olur; öfke, yanlış adreslere yönelir. Arayan toplumun kırılganlığı, ayrışan siyasetin yakıtına dönüşür.
Bu tablo kader değildir. Arayan toplum ile ayrışan siyaset arasındaki gerilim, demokratik bir onarım süreciyle aşılabilir. Bunun ilk adımı, siyasetin yeniden politika merkezli bir dile dönmesidir. Kimlikler üzerinden değil, somut sorunlar ve somut çözümler üzerinden konuşmak; tartışmayı ahlaki üstünlük iddialarından çıkarıp kamusal akla taşımak gerekir. İkinci adım, kamusal alanın yeniden inşasıdır. Tartışma kültürü, karşı tarafı yok etmeyi değil, ikna etmeyi ve anlamayı hedeflemelidir. Bu, uzlaşmanın her zaman mümkün olduğu anlamına gelmez; ama çatışmanın medeni biçimde yönetilebileceği anlamına gelir.
Üçüncü olarak, katılımcı demokrasinin araçları güçlendirilmelidir. Yerel yönetimler, sivil toplum, yurttaş meclisleri ve ortak karar mekanizmaları, arayan toplumun sorularını siyasetle buluşturur. İnsanlar seslerinin yalnızca seçim günlerinde değil, gündelik hayatta da karşılık bulduğunu gördüklerinde, ayrıştırıcı dile daha az ihtiyaç duyar. Katılım arttıkça, siyaset üzerindeki baskı da daha yapıcı hale gelir.
Sonuç olarak arayan toplum, yönsüzlüğün ve belirsizliğin içinde bir çıkış ararken; ayrışan siyaset bu arayışı bölünmeye çevirdiğinde, yalnızca siyasal sistem değil, toplumsal bağlar da zarar görür. Ortak hakikatin kaybı, ortak geleceğin de kaybıdır. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, daha sert söylemler ya da daha yüksek sesler değil; daha derin bir demokratik bilinçtir. Arayan toplumun cevapları, ayrışan siyasetin ötesinde; adil, kapsayıcı ve çoğulcu bir kamusal aklın yeniden kurulmasında yatmaktadır. Bu akıl yeniden inşa edilebildiğinde, siyaset yeniden birleştirici olabilir; toplum da arayışını umuda dönüştürebilir.



