Türkiye’de işçi ve memur sendikalarının gelişimi, ülkenin siyasal yapısı ve anayasal düzenlemeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Osmanlı döneminde sendikal faaliyetler oldukça sınırlıydı; grevler büyük ölçüde yasaklanmıştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devletçi ekonomi anlayışı ve tek parti yönetimi nedeniyle bağımsız sendikal örgütlenme zayıf kaldı.
1946’da çok partili hayata geçilmesiyle birlikte sendikalaşma hareketleri hız kazandı. 1947 tarihli Sendikalar Kanunu ile işçilere sendika kurma hakkı tanındı; ancak grev hakkı henüz yoktu. Asıl kırılma noktası ise 1961 Anayasası oldu. Bu anayasa ile işçilere sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı açıkça tanındı; toplu sözleşme ve grev hakkı anayasal güvence altına alındı. Bunun sonucunda 1960’lı ve 1970’li yıllarda sendikalar güçlenerek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal aktörler haline geldi.
1980 Darbesi ve ardından gelen 1982 Anayasası ise sendikal hareket açısından bir gerileme dönemini başlattı. Sendikal haklar sınırlandırıldı, grev ve toplu sözleşme süreçlerine çeşitli kısıtlamalar getirildi ve sendikalar üzerindeki devlet denetimi artırıldı.
1990’lı yıllar özellikle kamu çalışanları açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bu dönemde memurların fiili sendikalaşma hareketleri ortaya çıktı ve 2001 yılında çıkarılan 4688 sayılı Kanun ile memur sendikaları resmen tanındı. Ancak memurlar için grev hakkı hala sınırlıdır; toplu sözleşme sistemi mevcut olsa da kapsamı işçilere göre daha dardır.
Bugün gelinen noktada hem işçi hem de memur sendikalarında; sendikalaşma oranları, grev hakkı ve toplu pazarlık gücü bakımından tartışmalar devam etmektedir. Bu durum, Türkiye’de sendikal gelişim sürecinin tam anlamıyla sağlıklı ilerlemediğini göstermektedir.
Genel olarak ekonomik ve demokratik açıdan geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelerde sendikalaşma süreci daha zorlu ilerler. Bu tür yapılarda emekçi kesimlerin sömürülmesi ve emeğin ucuz iş gücü olarak kalması, küresel kapitalist sistemin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Böylece daha sert ve eşitsiz bir sömürü düzeninin devamlılığı sağlanır.
Tüm bu çerçevede, son yıllarda sendikalara yönelik bakış açısında önemli değişimler yaşanmıştır. Sendikaların önemli bir bölümü, çeşitli nedenlerle “Sarılık hastalığı” olarak ifade edilebilecek bir zayıflık ve işlev kaybı içine girmiştir. Türkiye’de işçi sendikaları, memur sendikalarına kıyasla daha köklü ve kurumsallaşmış bir yapıya sahiptir. Buna karşın memur sendikaları, yaklaşık otuz beş yıllık geçmişlerine rağmen aynı düzeyde bir kurumsallaşmayı henüz tamamlayamamıştır.
Bilgi çağının hız kazandığı, iletişimin belirleyici olduğu ve küresel etkilerin sınır tanımadığı günümüzde sendikacılığın kendini yeniden gözden geçirmesi kaçınılmazdır. Mevcut durumda bazı sendikaların siyasal iktidarların etkisi altına girdiği, bazılarının ise yöneticilerinin kişisel çıkar ve egolarına teslim olduğu görülmektedir.
Oysa sendikacılık, mazeret üretme alanı değil; mücadele alanıdır. Geniş kitlelere ulaşabilmek ve emekçileri örgütleyebilmek için sendika yönetimlerinin daha güçlü, daha aktif ve daha kapsayıcı olması gerekir. Emek mücadelesi ancak bu şekilde anlam kazanabilir.
Artık geleneksel, kalıplaşmış yönetim anlayışlarıyla; dar çevrelere dayalı ilişkilerle sendikaları yönetmek mümkün değildir. Plansız, vizyonsuz ve günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar, yalnızca emeği sömüren düzenin güçlenmesine hizmet eder.
Bu nedenle sendika yönetimlerinin yenilenmesi, daha dinamik ve hesap verebilir bir yapıya kavuşması şarttır. Aksi halde “Sendika ağalığı” olarak adlandırılan yapıların önüne geçilemez. Yönetici kadroların yakın çevrelerini kayırması, kamu ve yerel yönetimlerde ayrıcalıklı istihdam sağlaması ya da ticari faaliyetlerle kişisel zenginleşme arayışına girmesi, sendikacılığın “Sarılık hastalığına” yakalanmasının başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.
Sonuç olarak, sendikacılığın yeniden güç kazanabilmesi; bağımsız, şeffaf, demokratik ve mücadeleci bir anlayışın yeniden inşa edilmesine bağlıdır.
“Tek tek insanlar çaresiz olabilir; ama birlikte hareket edenler tarihi değiştirir.” (Che Guevara)



