Orhan Gencebay’ın o meşhur sözü kulağımızda çınlıyor: “Bir araya gelemeyiz.” Ne acı ki, bu söz artık sadece bir şarkının ya da filmin adı değil; bizim 1 Mayıs gerçekliğimizin de özeti durumuna gelmiş durumda.
Oysa 1 Mayıs, Emek ve Dayanışma Bayramı’dır. Bugün, emekçilerin yan yana gelip ortak taleplerini güçlü bir sesle dile getirdiği, dayanışmanın büyüdüğü bir gün olmalıdır. Ama yıllardır aynı sahneyi izliyoruz: kişisel hırslar, dar grup hesapları ve liderlik çekişmeleri, olması gereken o büyük buluşmayı parçalıyor.
Aydın’ın Efeler ilçesinde bu yıl iki ayrı kutlama programının ortaya çıkması da bu tablonun yeni bir örneği oldu. Ülkenin dört bir yanında emekçiler ortak bir demokrasi mücadelesi verirken, Aydın’da emekten ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen yapıların 1 Mayıs’ta birleşememesi, haklı olarak tartışma yaratıyor.
Sonuç ortada: Sabah bir grup, öğleden sonra başka bir grup… Aynı sokaklar, aynı güzergahlar ama farklı kortejler, farklı sloganlar, farklı konuşmalar. Birkaç saat arayla yapılan bu “Ayrı ayrı birlik” gösterileri, aslında derin bir çelişkinin ifadesi. Ortak bir programda uzlaşamayan sendika ve sivil toplum örgütü yöneticileri, bu parçalanmışlığı adeta başarı gibi sunabiliyor.
Daha da düşündürücü olan, kendisini “Sol” olarak tanımlayan yapıların bu tabloya düşmesidir. Her biri diğerini tutarsızlıkla suçlarken, ortaya çıkan sonuç ortak bir tutarsızlık oluyor. Söylem başka, pratik bambaşka.
Bazı sendikacılar, bazı demokratik kitle örgütü yöneticileri ve siyasiler… Egosu, temsil ettiği kitleden büyük olanlar… Kapalı toplantılarda başka, meydanlarda başka konuşanlar… Hani derler ya: “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar.” Tam da öyle bir durum.
Şimdi sormak gerekmez mi?
“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”
Meydanlarda haykırılan sloganlar kulağa güçlü geliyor:
“Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”
“Birleşe birleşe kazanacağız!”
“Birlik, mücadele, dayanışma!”
Ama ortada bir gerçek var: Birleşmeden, birlikte hareket etmeden bu sözlerin hiçbirinin karşılığı yok. Ayrışarak dayanışma olmaz, bölünerek zafer kazanılmaz.
Gerçek şu ki, bu gidişle emek mücadelesi güçlenmez; aksine zayıflar. Sadece bir kesimi değil, toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir birlik anlayışı kurulmadıkça, emekçilerin sorunları büyümeye devam eder. Kişisel hesaplar uğruna milyonların umudu zedelenmemelidir. Çünkü sendikalar ve demokratik kitle örgütleri kimsenin şahsi alanı değildir.
Bugün yapılması gereken şey çok açık: Bozuk düzene karşı birlikte “Yeter” diyebilmek. 1 Mayıs’ı gerçekten birleştirici bir güne dönüştürmek. Dar grupçu anlayışları, tekelleştirme heveslerini bir kenara bırakmak. İçeride başka, dışarıda başka konuşma alışkanlığını terk etmek.
Emek ve demokrasi mücadelesine hiçbir katkı sunmayan bu parçalı anlayışın artık sorgulanması gerekiyor. Buna göz yuman, hatta destek veren siyasi parti, sendika ve dernek yöneticilerinin sorumluluğu büyüktür.
Düzen zaten sorunlu. En azından emekçileri temsil edenler bu sorunun parçası olmasın demek isterdim. Ama mevcut tablo buna izin vermiyor.
Eğer bu anlayış değişmezse, biz daha çok 1 Mayıs’ları ayrı ayrı kutlarız. Ve her ayrılıkta, aslında biraz daha kaybederiz.
Son söz; bu ayrışmaya neden olan başta Birleşik Kamu İş bileşenlerinin bazı başkanları olmak üzere kimler sebep oluyorsa kendi kitleleri tarafından tasfiye edilmesi gerekir. Bunların kimseye faydası olmaz, olamaz.
“Hiçbir şey tek başına kurtuluş değildir ya hep beraber ya hiçbirimiz.” (Bertolt Brecht)



