Bir ülke bazen bir gecede yıkılmaz.
Ne sokaklarda bir gürültü yükselir ne ani bir yıkım yaşanır ne de haritalar değişir. Ama ülke yine de çöker. Sessizce. Fark edilmeden. Yavaş yavaş.
Ve çoğu zaman, çöküş fark edildiğinde artık geri dönüş çok zordur.
Beyin göçü dediğimiz şey tam olarak budur: Sessiz bir iflas.
Bir ülkenin gerçek serveti yeraltındaki kaynakları değil, yetiştirdiği insan gücüdür. Çünkü kalkınma, ham maddeyle değil bilgiyle sağlanır. Bilgi üretemeyen, ürettiğini koruyamayan toplumlar dışa bağımlı hâle gelir. Bugün Türkiye’nin yaşadığı temel kırılma tam da buradadır: Yetiştirdiği nitelikli insan kaynağını sistemli biçimde kaybetmektedir.
Beyin göçü en yalın tanımıyla, yetişmiş insan gücünün daha iyi yaşam ve çalışma koşulları için başka ülkelere gitmesidir. Ancak bu tanım eksiktir. İnsanlar yalnızca daha fazla kazanmak için gitmez. Daha çok insan gibi yaşamak için gider. Korkmadan konuşabilmek, düşüncesi yüzünden bedel ödememek, liyakatle var olabilmek için gider.
Bir ülkede gençler “Burada kalsam ne olacağım?” sorusuna cevap bulamıyorsa, o ülkede beyin göçü başlamamış değildir; çoktan derinleşmiştir.
Türkiye’nin yaşadığı tabloyu anlamak için tarihe bakmak yeterlidir.

1930’lu yıllarda Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve Nazi Partisi, Yahudi kökenli ve muhalif akademisyenleri üniversitelerden tasfiye etti. Binlerce bilim insanı bir gecede işsiz bırakıldı. Almanya, kendi eliyle kendi aklını kovdu.
Genç Türkiye Cumhuriyeti ise tam tersini yaptı. Yoksuldu, imkânları sınırlıydı ama büyük bir hedefi vardı: Çağdaş bir ülke olmak.
1933 Üniversite Reformu ile birlikte Türkiye, özellikle İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi bünyesinde çok sayıda bilim insanını kabul etti. Bu insanlar yalnızca ders vermek için değil, kurum kurmak için geldiler. Yalnızca bilgi taşımadılar; bir ülkenin düşünme biçimini yeniden inşa ettiler.
Şehircilik alanında Ernst Reuter, modern belediyecilik anlayışını Türkiye’ye taşıdı. Ankara ve İstanbul’da planlı kentleşmenin teorik ve pratik temellerinin oluşmasına katkı sundu. Cumhuriyet’in şehir tasavvurunun arkasında onun izi vardır.
Maliye ve iktisatta Fritz Neumark, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin kurucu kadrosunda yer aldı. Vergi hukukunu bilimsel temellere oturttu. Türkiye’de çağdaş maliye biliminin altyapısını kurdu.
Hukuk alanında Ernst Hirsch, Türkiye’nin ticaret hukuku sisteminin inşasında belirleyici rol oynadı. Pratik Hukukta Metot adlı eseriyle hukuk eğitimine yöntem kazandırdı. Onun öğrencileri daha sonra yargının ve akademinin omurgasını oluşturdu.
Filoloji ve edebiyat alanında Erich Auerbach, dünya edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Mimesis’i İstanbul’da yazdı. Bir dünya klasiğinin Türkiye’de, sürgünde bir akademisyen tarafından kaleme alınmış olması, Cumhuriyet’in bilime açtığı kapının simgesidir.
Mimarlıkta Bruno Taut, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binasını tasarladı. Cumhuriyet mimarisinin simge yapılarından biri ortaya çıktı. Eğitim yapılarının kamusal, aydınlık ve işlevsel olması fikrini yerleştirdi.
Müzikte Paul Hindemith, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş planını hazırladı. Türkiye’de çağdaş müzik eğitiminin sistemini kurdu.
Tiyatro ve operada Carl Ebert, Devlet Tiyatroları ve Devlet Operası’nın temellerini attı. Sahne sanatlarında kurumsallaşma onunla başladı.
Heykel sanatında Rudolf Belling, Güzel Sanatlar Akademisi’nde modern heykel eğitimini kurdu. Türkiye’de çağdaş heykelin önünü açtı.
Müzik eğitiminin tabana yayılmasında Eduard Zuckmayer, Köy Enstitülerinde müzik derslerini yapılandırdı. Sanatın yalnızca seçkinlere değil, halka da ait olduğu fikrini hayata geçirdi.
Bu insanlar Türkiye’ye yalnızca bilgi getirmedi.
Bir zihniyet getirdi.
Bilimin siyaset üstü olduğu fikrini getirdi.
Üniversitenin iktidarlara değil, topluma ait olduğu fikrini getirdi.
Cumhuriyet Türkiyesi, bu sayede kısa sürede bilimsel ve kültürel bir sıçrama yaşadı. Bir zamanlar dünyanın dışladığı akıl için güvenli bir liman olan bu topraklar, kendi geleceğini inşa edecek kadroları burada yetiştirdi.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda.
Bir zamanlar aklın sığındığı bu ülke, şimdi kendi aklının terk ettiği bir coğrafyaya dönüşmektedir.
Son yıllarda Türkiye’den yurt dışına gidenlerin büyük bölümü hekimler, mühendisler, yazılım uzmanları, akademisyenler, araştırmacılar ve genç bilim insanlarıdır. Bu yalnızca istatistiklere yansıyan bir hareket değildir. Bu, hastanelerin hekimlerini, üniversitelerin akademisyenlerini, laboratuvarların araştırmacılarını ve ülkenin kendi geleceğini kaybetmesidir.
Bu, sıradan bir göç değildir.
Bu, ülkenin en üretken çağındaki insanlarının gidişidir.
Bir ülke hekimini kaybederse sağlığını,
mühendisini kaybederse altyapısını,
akademisyenini kaybederse aklını,
sanatçısını kaybederse ruhunu kaybeder.
Beyin göçü istatistik değildir.
Beyin göçü gelecek kaybıdır.
Dün Almanya’nın yaptığı hatayı, bugün Türkiye yapmaktadır.
Ve tarih şunu açıkça gösterir:
Bilimi kovan ülkeler küçülür.
Bilime kapı açan ülkeler büyür.
Bir ülke insanına yalnızca “gitme” diyemez.
İnsanına kalabileceği bir ülke sunmak zorundadır.
Çünkü bir ülke toprak kaybederek değil, akıl kaybederek çöker.
Ve akıl gittiğinde, çöküş artık bir ihtimal değil, yalnızca zamana bağlı bir kesinliktir.



