Sabahın erken saatlerinde, bir çocuğun elinden tutarak çıktığınız yolda bazen sadece bugünü değil, bir ülkenin yarınını da düşünürsünüz.
Yolda aklınıza düşen haberler, artık sıradanlaşmış gibi sunulan ama hiçbir zaman sıradan olmaması gereken o olaylar…
Urfa’da, Maraş’ta…
Okullarda…
Çocukların, öğretmenlerin hayatlarını kaybettiği o karanlık anlar…
Ve insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir toplum, çocuklarını bu kadar kolay kaybedebilecek hale nasıl gelir?
Bu sadece güvenlik meselesi değildir.
Bu, bir zihniyet meselesidir.
Bu, bir yön meselesidir.
Çünkü bir ülkenin çocukları, o ülkenin aynasıdır.
Ve o aynaya baktığımızda artık çatlaklar değil, kırılmalar görüyoruz.
Yarın 23 Nisan.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir bayram…
Çocuklara adanmış bir egemenlik günü.
Bu, sıradan bir tarih değildir.
Bu, bir milletin geleceğini çocuklarına emanet edecek kadar ileri bir akla sahip olduğunun ilanıdır.
Çocuklar “sevimli” oldukları için değil…
Bir ulusun devamı oldukları için değerlidir.
Ama bugün, bu değerin yerini ne aldı?
Ekonomik sıkışmışlık…
Eğitimde derinleşen eşitsizlik…
Gündelik hayatın sertliği…
Bir çocuğun okul kantininden bir tost ve bir ayran alması bile artık hesap yapılan bir kalem haline gelmişse, burada sadece ekonomi değil, gelecek de küçülüyor demektir.
Yetersiz beslenme, yetersiz eğitim, yetersiz imkân…
Ve bunun üzerine bir de zihinlerin daraltılması ekleniyor.
Toplumlar sadece açlıkla çökmez.
Zihinleri daraldığında, hayalleri küçüldüğünde çöker.
Bugün çocukların önüne konulan dünya, ne yazık ki hayal kurmaya değil, kabullenmeye zorluyor.
Televizyon ekranlarında şiddetin sıradanlaştırıldığı, ilkelliğin estetize edildiği bir düzen…
Düşünmenin değil, itaat etmenin teşvik edildiği bir atmosfer…
Ve bu atmosferde büyüyen çocuklar…
Onlara neyi öğretiyoruz?
Sorgulamayı mı?
Yoksa boyun eğmeyi mi?
Bir zamanlar sanayi devrimi İngiltere’sinde çocuklar fabrikalara sıkıştırılırdı.
Bugün fiziksel zincirler yok belki…
Ama görünmeyen zincirler daha güçlü.
Ekonomik bağımlılık…
Eğitimde fırsat eşitsizliği…
Kültürel yönlendirme…
Charles Dickens’ın anlattığı o karanlık Londra sahneleri artık sadece bir romanın sayfalarında değil.
Başka biçimlerde, başka adlarla, ama aynı ruhla karşımızda duruyor.
En acı olan ise şu:
Bu tablo kader değil.
Bu tablo, tercihlerin sonucudur.
Toplumu geride tutmayı alışkanlık haline getiren anlayışlar, her zaman önce çocukları hedef alır.
Çünkü bilirler ki geleceği değiştirmek istiyorsan, önce çocukların zihnini şekillendirmelisin.
Ve tam da bu yüzden, çocukların değersizleştirildiği her dönem, aslında bir ülkenin geleceğinin küçüldüğü dönemdir.
Ama bu hikâye burada bitmez!
Çünkü bu ülkenin hafızasında başka bir yol da vardır:
Bir adam, bir ulusun en zor anında, geleceği kurtarmanın yolunu çocuklara bakarak tarif etmişti.
Egemenliği saraylardan alıp millete verirken, onu çocuklara armağan edecek kadar ileri bir ufka sahipti.
Ve şöyle diyordu:
“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve bir bahtının aydınlığısınız.”
Bu sadece bir sevgi cümlesi değildi.
Bu, bir medeniyet hedefiydi.
Çünkü bir ülkede çocuk olmanın bedeli ağırsa, o ülkede kimse gerçekten özgür değildir.
Ama unutulmamalıdır ki, bu topraklar karanlığı kabullenerek değil, ona direnerek var oldu.
Her şeye rağmen okula giden, öğrenmeye çalışan, hayal kurmaktan vazgeçmeyen her çocuk; bu ülkenin yeniden ayağa kalkma ihtimalidir.
Ve o ihtimal, küçümsenecek bir şey değildir.
23 Nisan, sadece bir bayram değil; bir iddiadır.
Bu ülkenin çocukları korkuyla değil umutla büyüyecek,
itaatle değil akılla yükselecek,
yoksunlukla değil imkânla buluşacaktır.
Çünkü bir millet, çocuklarına layık olduğu hayatı kurmaya karar verdiği gün, tarih yeniden yazılır.
Ve o gün, sanıldığından daha yakındır.



