Çoğu anma yazısının eksik bıraktığı yer tam da burasıdır: Çanakkale çoğu zaman tek bir savaş gibi anlatılır.
Oysa Çanakkale, aynı cephede yaşanmış iki ayrı iradenin, iki aşamalı büyük sınavıdır.
İlk sahne denizdedir; 18 Mart, imparatorlukların gücünün, teknolojinin ve emperyal iradenin sahneye çıktığı gündür.
Dünyanın en büyük donanması, modern zırhlılar ve hesaplanmış askerî üstünlük, tarihin yönünü belirleyeceğinden emindir.
Verilmek istenen mesaj açıktır: Güç yeterlidir.
Fakat Çanakkale tarihe ilk cevabını tam burada verir.
Güç tek başına yetmez.
Denizden geçemeyen irade bu kez insanı insanla karşı karşıya getirir ve savaşın ikinci perdesi karada açılır.
Siperler, açlık, susuzluk ve göğüs göğüse mücadele artık teknolojiyi geri plana iter.
Belirleyici olan silah değil, dayanma sınırıdır.
Çanakkale’nin gerçek hikâyesi de tam bu noktada başlar.
Bu yüzden 18 Mart bir son değil, bir başlangıçtır.
Deniz zaferi savaşı bitirmez; aksine daha büyük bir soruyu doğurur.
Bu millet yalnızca bir boğazı mı savunacaktır, yoksa varlığını mı?
Cevap Conk Bayırı’nda verilir.
18 Mart, savaşın kazanıldığı gün değildir; savaşın kazanılabileceğinin anlaşıldığı gündür.
Deniz umudu doğurur.
Kara o umudu gerçeğe dönüştürür.
Çanakkale’nin anlamı tam da bu bütünlükte saklıdır.
18 Mart, Çanakkale’nin kapandığı gün değil, bir milletin açıldığı gündür.
Denizde durdurulan donanma, karada bir milleti uyandırmıştır.
Çanakkale önce suyun, sonra toprağın imtihanıdır.
Deniz savaşları gücü durdurmuş, kara savaşları ise kaderi değiştirmiştir.
Bu yüzden Çanakkale yalnız geçmişte kalmış bir zafer değildir.
Her nesle aynı soruyu yeniden soran bir hafızadır: Güce mi inanacaksın, iradeye mi?
Ve belki de Çanakkale’nin bugün hâlâ söylediği en güçlü söz şudur:
Tarihi değiştirenler, en güçlü olanlar değil, vazgeçmeyenlerdir.



