Bazı metinler vardır, okunur geçilir.
Bazıları ise insanın zihninde kalır.
…
Stephen King’in The Shining romanında geçen bir konuşma, uzun zamandır aklımda.
…
Bir ses konuşur.
Sakin. Ölçülü. Neredeyse dostça.
Bir sanatçıya neyi nasıl çizeceğini anlatır:
“Güzel olanı yap… iyi olanı değil.”
Sonra sınırı daraltır:
“Kusurları gösterme.”
Ve ardından yakınlaşır:
“Aynı sofrayı paylaştık.”
İşte tam orada, cümlelerin anlamı değişir.
Çünkü mesele artık resim değildir.
Mesele, kimin için çizildiğidir.
Ve sonra, neredeyse sıradan bir cümle gibi söylenir:
“Senden çok bir şey istemiyorum… sadece ruhun.”
…
Bu bir roman sahnesi değildir.
Bu, bir düzenin tarifidir.
…
Rönesans İtalya’sında, özellikle Medici Ailesi çevresinde sanatçı ile güç sahibi arasındaki ilişki tam olarak böyle kuruluyordu.
Kimse zorlanmazdı.
Ama herkes şunu bilirdi:
Neyi yaparsa içeride kalacağını.
Neyi yaparsa dışarıda kalacağını.
Ve bu yüzden o cümle söylenirdi:
“Roma’nın sokaklarında sürüyle Michelangelo dilencilik yapıyor.”
Michelangelo bir isim değil, bir sınırdı.
…
Bugün sahne değişmiş gibi görünür.
Ama mesele değişmez.
İlişkilerde, dostluklarda, ortaklıklarda…
Bazen hiçbir şey açıkça istenmez.
Ama bazı şeyler yavaş yavaş alınır.
Küçük kabullerle.
Küçük sessizliklerle.
Küçük “tamam”larla.
…
Ve insan çoğu zaman bunu geç fark eder.
Çünkü ortada bir zorbalık yoktur.
Bir yakınlık vardır.
Bir güven hissi vardır.
Hatta çoğu zaman bir “iyilik” hali vardır.
…
Ama bazı anlar vardır…
Mesele artık fikir değildir.
Mesele, insanın elinde kalan şeydir.
…
Çünkü bazı şeyler paylaşılmaz.
Bir emek…
Bir hatıra…
Bir miras…
Ve bazen bir insanın geriye kalan tek dayanağıdır.
…
İşte o noktada mesele değişir.
Bu artık bir ilişki meselesi değildir.
Bir sınır meselesidir.
Bir ölçü meselesidir.
Ve en çok da…
insanın kendisine neyi yakıştırdığı meselesidir.
…
Ve o sahne yeniden hatırlanır.
Aynı sofra.
Aynı yakınlık.
Aynı yumuşak ses.
Ve en sonda söylenen o cümle:
“Sadece ruhun.”
…
Belki de asıl soru hiç değişmedi:
İnsan…
kendisinden ne zaman vazgeçtiğini
ne zaman fark eder?



