Rıdvan Eşin
Ünüllar Hidrolik
Fibar
Abdulkadir Turhan
Köşe Yazarı
Abdulkadir Turhan
 

AYDIN’A İZ BIRAKANLAR

Atilla Alpbaz: Prof. Dr. Öğretim üyesi. Bestekâr, Yazar   Aydın’a İz Bırakanlar kervanına katılan Karacasu eşrafından saygı değer bir şahsiyet olan merhum Salih Alpbaz Beyefendinin yaşam öyküsünü yazıp okuyucularımla paylaşmak için oğlu Prof. Dr. Atilla Alpbaz beyle buluşup görüştüm. Bu görüşmede Atilla beyin de on parmağında on hünerinin olduğunu Türkiye de ilklere imza attığını öğrendiğimde onun yaşam öyküsünü rahmetli babasının yaşam öyküsünün dışında sizlerle paylaşmaya karar verdim. Yaptığı işlere gelecek olursam, Türkiye de ilk defa Ege Üniversitesin de açılan Su Ürünleri Fakültesinin kurucu Dekanı olması. Türkiye de çiftlik Balığı yetiştirilmesi konusundaki yaptığı yayınlar ve yazdığı kitaplar ile yaptığı su ürünleri projeleridir. Artı bunca işle uğraşırken müziğe gönül verip Müzik Enstrümanlarının çalınmasını öğrenerek, Aydın-Karacasu üzerine besteler yapmak, yaptığı besteleri sosyal medya üzerinden yayınlamak. Atilla Alpbaz’ın sohbet şeklinde hayatı hakkında anlattıkları yanında “www.atillaalpbaz.com” isimli bir web sayfası var. Bu sitede, araştırmaları, mesleki kitapları, hakkında çıkan gazete yazıları, Meslek dışı yazdığı “çelişkiler” isimli romanı, “Hindistan da yazdım” isimli seyahat kitabı, “Ben bypass oldum” isimli kitabı, “Yürekten dökülenler” isimli şiir kitabı, yağlı boya resim denemeleri, yaptığı bestelerin nota ve sözleri ile şarkılarına ulaşılabilmektedir. Bu nedenlerle onu Aydın’a İz Bırakanlar adlı köşemde yazmak istedim. Mütevazı, alçakgönüllü, tam bir Aydın Beyefendisi olan Atilla Alpbaz beyle görüşmem neticesinde kendi anlatımıyla yaşam öyküsü. Ben kimim? Atilla Alpbaz. 1907 doğumlu Salih Alpbaz ve eşi 1915 doğumlu Pakize Alpbaz'ın oğulları. 1940, Karacasu doğumluyum. Beşkardeşten dördüncüsüyüm. En büyük abim, Dokuz Eylül Üniversitesi TIP Fakültesi Fizik Tedavi ana bilim dalında Profesör Mete Alpbaz’dır. İkinci ağabeyim Nazilli’de avukatlık yapan Av. Yüce Alpbaz’dır. Üçüncü kardeşim Gülay ablam, evli olup eşi Ege Üniversitesi Dermatoloji ana bilim dalı profesörlerinden Prof. DR Halit Kapdağlı ile Evlidir. Dördüncüsü benim, küçük kardeşim ise Eczacı Güven Alpbaz’dır. Nazilli’de ecza deposu işletiyor. Hayatım 18 yaşına kadar Karacasu’da geçti. Babam Karacasu’nun ileri gelenlerindendir. Ortaokula kadar eğitimim Karacasu’da olduğu için normal gitti. 1955’de Aydın lisesine okumaya gittim, aynı anda ablam da Aydın’da enstitüde okuyordu. Annem bir öğretmenin kızı olduğu için kızının okuması için epey diretmişti. Babam "koca camiye imam mı olacak" diye şaka yapardı.   Bu arada 2 ağabeyim de Ankara’da okuyordu. Küçük kardeşim de İzmir Atatürk Lisesine kaydolunca babam bir ara ablam dâhil 5 evladını da dışarıda okutuyor duruma gelmişti. Bunun babamıza ne yük getirdiğini o günler hiç düşünmedik, hep istedik, o da sağladı. Bizi hiçbir açıdan eksik bırakmadı. Makul ölçüdeki bütün isteklerimizi yerine getirdi. Şimdi düşünüyorum da acaba ben bugün 5 evladım olsa hepsini aynı zamanda evden uzakta başka şehirlerde ihtiyaçlarını karşılar okutabilir miydim? Üst Resim 56-57 yılları sol başta Prof. Dr. Mete Alpbaz, Avukat Yüce Alpbaz, Gülay Kazdağlı, Prof. Dr. Atilla Alpbaz ve Eczacı Güven Alpbaz görülmekte. Okutmaya kalksam nasıl altından kalkabilirdim. Babamın evlatları için yaptığı bu çabayı ve fedakârlığı bugün daha iyi anlıyorum. Neyse, benim iki evladım İzmir’deki fakülteleri kazandılar da diğer şehirlerde öğrenci okutmak gibi bir sorumum olmadı. Okutmaya kalksam nasıl altından kalkabilirdim. Babamın evlatları için yaptığı bu çabayı ve fedakârlığı bugün daha iyi anlıyorum. Neyse, benim iki evladım İzmir’deki fakülteleri kazandılar da diğer şehirlerde öğrenci okutmak gibi bir sorumum olmadı. Sağ resimde lise yıllarım, solda ise üniversite yıllarımdan birer anı. Liseyi Aydın’da bitirdim. Küçük bir kasabadan bir şehre gidip biraz da yatılı psikolojisi ile serbest kalınca sigaraya hemen lise 1’de başladık. Ortaokul 2’de zaten ara sıra gizli gizli içmeye başlamıştık bile. O zamanlar asker sigarasını paketi 5 kuruştan sigara içmeyen askerlerden kolayca satın alabiliyorduk. Neyse 1958’de lise bitti. Fakat o yıl şansımızdan mı nedir lise son sınıfta matematik hocamız değişmişti. Yeni hocamız biraz bol notluydu. Hâlbuki daha önceki hoca zorlu bir hocaydı ve bugün anlıyorum ki çok iyi bir matematikçiydi. Yanlış hatırlamıyorsam ismini KOÇAŞ hoca olarak hatırlıyorum. Geometriyi zaten hayatım boyunca sevemedim. Geometriyi hiç çalışmadan sadece cebir kısmını çalışarak kolayca matematikten geçtim. Ama bunun acısını üniversite giriş sınavlarında çektik. Üniversite sınavında en gözde meslek olan mühendislik için İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi) Gümüşsuyu’nda sınava girdim. Arzum inşaat mühendisliğiydi ama başarılı olamadım. Bir yıl çalıştım, sonraki yıl tekrar sınavlara girdim, ama şimdi inancım odur ki, İTÜ Maçka’nın mühendislik sınavlarında bütün soruları yaptım. Burada bir haksızlığa uğradığıma inanırım. O zamanlar her üniversitenin farklı bölümleri farklı günde sınav yapardı. Ankara’da sınava giren biri o gün İstanbul’da bir sınav varsa giremezdi. Bu sınavlardan sonuç alamayınca, askere gitmeye karar verdim. Sadece iktisat fakültesini kazanmış ve bu fakülteye gitmeyi de pek arzu etmiyordum. 1960’da Yedek Subay olarak askere yazıldım. O zamanlar lise mezunları da yedek subay olabiliyordu. Topçu olmuştum ki 6 aylık temel eğitim için Polatlı’dayken 27 Mayıs ihtilali oldu. Aydın doğumlu olmam dolayısıyla Demokrat Partili ve Menderes tarafındaydık... O günkü Halk Partililerin yaptıklarını unutmak mümkün değil. Ama ihtilali yapanlar askerler idi. İhtilal sanki bir parti lehine yapılmıştı. Hele Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam edilmeleri bu ihtilale ve bu ihtilali yapanlara ne yarar getirdi hala anlayamam. İdam kararının çıkmasından ve idamlardan önceki 3-4 gün içerisinde İsmet İnönü, İhtilalin başkanı Cemal Gürsel ile 3-4 kez randevu alarak idamları durdurmaya çalışsa da ne yazık ki Cemal Gürsel’in bile idamları durduramadığı bu katliamlar bir cinayetti. Neyse ki günümüz de idam cezaları uygulamamaktadır. Hele siyasi amaçlı idamların bir cinayet olduğunu düşünürüm.  En güzel askerlik anılarımdan birisi de kura çekme günüdür. Polatlı topçu garnizonunda büyük bir sinema salonu vardı. Kuralar burada çekiliyor. Elimi torbaya attım, kâğıtta Uşak tabya yazıyor. Hiç duymadığım bir yer. Yanımda duran arkadaşım hemen Erzurum dedi. Üzüldüm mü, üzülmedim mi şu an bilemiyorum. O an belki de hemen kabulleniyordum. Sanırım tevekkül ile karşıladım. Fakat aynı an birkaç saniye içinde Erzurum’u kabullenirken şimdi ismini unuttuğum yarbayım sırtımı sıvazlayarak İstanbul Terkos dedi. Aynı anda aniden gelen bu iki durum sanırım hayatımın unutamadığım olaylarından biridir. Konumuza dönelim. Yedek subay olarak askerliği 1961 Haziran’ında bitirdim. Yine üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladım. Sonbaharda çeşitli sınavlara girdim. İstanbul’da Orman Fakültesi sınavlarına girdikten bir gün sonra Ankara'da Ziraat Fakültesinin sınavları vardı. Aynı gün İzmir Tıp ve Ziraat Fakültelerinin sınavları var. Ege Üniversitesi 1955’de açıldığı için Ankara'da okumayı tercih ederek Orman Fakültesi sınavlarına girdikten sonra bir gece yol aldık. Sabahın alaca karanlığında Ankara'dayız. Saat 9'da yorgun ve uykusuz sınava girdim. İki hafta kadar geçince sonuçların ilan edildiğini duydum. Sıhhiye’den Dışkapı'ya kadar yürüdüm, gecenin saat birinde sınav sonuçlarını arıyoruz. Dört arkadaşız. Kısa bir arama sonucunda listeleri bulduk. Ben listeyi bakmaya başladım ve hemen ismimi buldum, İsmimin karşısında Zootekni bölümü yazıyordu. Ne olduğunu, bu bölümde ne okutulduğunu o an anlayamadım, ama hayvanlar ile ilgili bir konu olduğu belliydi. Neyse ki hayvan yetiştirme konusu olduğunu hemen öğrenmiştik. Nazilli’ye eve döndüm. 1958 yılında Karacasu'dan Nazilli’ye taşınmıştık. Babam zootekni nedir diye soruyordu. Baytar mı olacaksın diyordu. Hayır, baba diyorum, bu bölüm hayvan yetiştiriciliği ile ilgiliymiş diye açıklıyorum. Babam gülerek, "konu anlaşıldı evlat, sen diplomalı çoban olacaksın" demişti. Üniversiteye kaydolduk. Neşeli, zevkli, maddi sıkıntısız bir dört yılsonunda mezun oldum.          Lisede biraz bocaladıysam da daha çok Fransızca yüzünden olmuştu. Lisede Fransızcadan her yıl bütünlemeye kalıyordum. Aydın'da Lise hocamız gerçekten Mezide Hanım isimli çok ünlü bir Fransızca hocasıydı. Herkes ondan çekinirdi. İyi öğretmendi ama her talebe derste sözlüye kalkma korkusu ile titrerken biz Karacasu'dan gelen birkaç öğrenci dersi hiç umursamıyorduk, sözlüye kalksak da alacağımız not belliydi. Çünkü Karacasu ortaokulundayken lisan hocası yokluğu nedeni ile bir yıl hiç yabancı dil okuyamadık. Bir yıl ise bir doktor, kendisinin de yarım yamalak bildiği bilgisi ile bizlere Fransızca öğretmeye çalışmıştı. Muayenehanesine hasta geldiği bildirilince dersin yarısında bile dersten çıkar giderdi. Bu dersi kerhen veriyordu. Neyse, lise iki ve üçüncü sınıfta yaz aylarında İzmir'de bir Fransız ailenin yanında kalarak ve her gün bir saat ders alarak Fransızca sorununu çözdük. Sol üstte ve sağda nişan fotoğraflarımız (25 Eylül 1966) Aynı zamanda Saint Joseph Fransız kolejinde Fransızca öğretmeni olan Polikarp Çavuşoğlu isimli bu hocamız ve ailesi ile haftada iki üç kez İnciraltı'na yüzmeye giderdik. O zamanlar İnciraltı plajı, Alsancak semtinde yaşayan yabancıların ve İzmir'deki kalburüstü insanların yüzmeye gittiği pırıl pırıl bir denize sahipti. Kirlenme diye bir konu yoktu. 1957 ve 1958 yılı yaz aylarında ki bu yüzme günleri benim için farklı bir hayattı. Hem ailenin çocukları ile Fransızca konuşarak lisan öğreniyor hem eğleniyor hem de beklemediğim güzel bir hayat yaşıyordum. Balık avcılığına o zaman da merakım olduğundan Alsancak iskelesinden birkaç lidaki tuttuğumu da hatırlıyorum. Hemen hemen her gece yazlık sinemaya giderdik. Yanlarında kaldığım aile; Fransız, İtalyan karışımı bir aile olduğu için eş dostları da yabancılardı. Sanki İzmir'in ortasında yabancı bir yerde yaşıyordum Alsancak’taki yabancılar her türlü lisandan konuşuyorlardı. Kulaklarımda halen İtalyanca, Rumca, Arapça kelimeler var. İzmir de hiçbir Türk akrabam veya tanıdığım da olmadığından sanki Türkiye’de yaşamıyordum. Bende garip, güzel, hoş ve unutamadığım anıları kalmış olan günlerdir. O günleri hep bir mutluluk olarak hatırlarım. Neyse, lisede biraz bocaladıysak da askerliği yapmış olmanın verdiği sorumluluk duygusu ile olsa gerek, hiçbir sınava iki kez girmeden başarılı şekilde fakülteyi bitirdik. Bu da tanrının bir lütfuydu. Çünkü balıkçılık, hayatımın en büyük tutkusuydu. Tek kelime ile bir balık ve balıkçılık hastasıydım. Çocukluğumdan beri balık avcılığının her türlüsünü sportif ve merak amacıyla denedim. İlkokul sıralarında ise askerlik şubesinin önündeki havuzdan toplu iğneden kıvırarak yaptığımız ve solucan taktığımız oltalar ile balık tutmakta da başarılı oluyorduk. Ormancılardan 2,5 TL ye aldığımız dinamit lokumunu 2’ye bölerek Dandalas denilen nehirde balık avlıyorduk. Tehlikeli bir konu idi ama avcılığın bir yöntemi o zamanlar bu idi. Hayvan yetiştirme bölümünden mezun olduktan sonra bir süre Ziraat Bankası Kontrollü Krediler Servisinde Erzincan ve Denizli-Çivril'de çalıştım. Daha sonra Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü'ne asistan olarak girdim. Burada çalışırken balık da bir hayvandır deyip, balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başladım. Bu hayatta kaç kişiye nasip olur bilemem. Hayatın yolları sonunda nasıl olur da en sevdiğim bir konu üzerinde, hiç ummadığım, hiç beklediğim bir yolla meslek olarak çalışmaya başlarım. Bunun için Allah’ıma hep şükrederim. Böylece bir hobim olan balıkçılık mesleğim olmuştu. Balıkçılık bir iş olduğu kadar bir merak konusudur. Bu nedenle her meslekten insanı balıkçılığa gönül vermiş olarak görebilirsiniz. Böylece ben de hobim olan balıkçılığı meslek olarak ele alma imkânı buluyorum ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başlıyorum. Bunu bana tanrının bir lütfu olarak kabul ederim. Düğünümüzden bir anı. (25 Mayıs 1968) Bu ara eşim Emine ile evlendim. Kendisi eczacıdır. O yıllar eczacılık moda meslekti. Bizim hanım mesul müdür olunca maaşı neredeyse benim aldığım asistanlık maaşının 3 katıydı. Şimdilerde ise eczacılık yine değerli bir meslek, 1960'larda eczacılık fakültelerine ancak liseyi birincilikle bitirenler girebiliyordu. Puanı çok yüksekti ayrıca alınan öğrenci sayısı az olurdu. Zaten o yıllarda (1960) sadece İstanbul ve Ankara da olmak üzere 2 tane eczacılık fakültesi vardı. Günümüzde ise 63 adet eczacılık fakültesi var. 1970 yılında doktor, 1974 yılında doçent oldum. Bu ilerlemelerde bir sorun yok. 1970 yılında İngiltere'ye gidiyorum ve iki yıl kalıyorum. Burada fedakârlık yapmak gerekiyor. Çünkü yurtdışına maaşımızı transfer ederek gideceğiz. Kanun gereği devletten aldığımız maaşımızı, İngiltere yaşam standartlarına uygun olarak, o zamana göre 70 sterline tamamlayarak dışarıya para transfer etmemiz gerekiyor. Şimdiki gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya istediğiniz miktar para ile dış ülkelere gitme şansı yok. Devletin izin verdiği kadar para transfer edebiliyorsunuz. Hanımın maaşından ve babamın takviyesiyle bu 2 yılı dışarıda geçirdik. İngiltere'de hem lisanımı geliştiriyorum hem de konum olan popülasyon dinamiği üzerinde çalışıyorum. Bilgisayar o zamanlar Türkiye'de yok gibi. O zamanın bilgisayarları çok büyük, Newcastle üniversitesinin bilgisayarı bir apartmanın 5 katını kaplıyor. Sağ olsunlar üniversitenin çok kâğıdını harcadım. Kendime göre bir formül geliştirmeye çalışıyorum. O dönemler çalıştığım konuları Türkiye'de işlemek mümkün değil. Bugün bile kullanan yok. Erkek bir koyunun ikiz doğurma özelliği açısından damızlık değerini, erkek koyun yavrulamayacağına göre dişi öz ve üvey kardeşleri ile annesinin hayat boyu verimlerinden yararlanarak ikiz doğurma kabiliyetini saptayacak formülü geliştirmeye çalışıyorum. Bu konuda uzun bir emek veriyorum, ama Türkiye'de kullanma ve uygulama imkânları yok. Yazdığım formülleri bugün bile okuyan yok. Hâlbuki bilgisayar dünyasında bu gibi çalışmalar çok kolay yapılıyor. İngiltere'de bir gün üniversitenin deneme çiftliğinde bilfiil çalışırken yan tarlalardan birinde bir havuz gördüm, uzaktan gölet gibi. Yemek paydosunda havuzun yanına gittim, ama ne göreyim. Havuzda binlerce balık var. Hayatımda hiç görmediğim kadar canlı balığı bir arada görüyorum. Balık çiftlikleri konusunda kulağımızda bazı bilgiler var ama o güne kadar hiçbir uygulama görmemiştim. Gerçekten çok heyecanlanmıştım. Balık yetiştiriciliğini duymuştuk ama bu konuda hiçbir eğitim görmemiştik. Üzerinde de ciddi olarak durmamıştık. Merakla havuza bakıyorum. Bir kişi göründü, izin isteyip havuzlara daha da yaklaştım. Hayatım boyunca her gördüğümde merakla baktığım ve heyecan duyduğum balıkların binlercesini bir havuzda görmek ve bunların tavuk, koyun gibi insan eli altında tam kontrollü olarak izlemek beni heyecanlandırdı. Balık da bir hayvan, niye olmasın? Tavuk gibi balık da burada görüldüğü gibi yetiştirilebilir. Yıl 70'ler, Türkiye'de ise bu konuda duyduğum bir iki işletme vardı. Bunlardan biri Hasan PAPİLLA diğeri ise Denizli’de kurulmuş olan Ömer Yavuz ve Mustafa ÖZPEK’in kurmuş oldukları alabalık çiftlikleri idi. Neden bu çiftliklerin sayısı artmasın. Niye Türkiye'de de olmasın? Hemen kütüphaneleri karıştırıyorum. Görüyorum ki yabancılar Alabalık yetiştiriciliği konusunda yapılabileceklerini çoktan yapmışlar ve yazmışlar. Ben de bu kez koyunlar yanında balık yetiştiriciliğine de eğiliyor, ilgimi çok çektiği için çalışmalarımı bu yöne kaydırdım ve 1972'de bu konuda çalışmam gerektiği inancı ile ülkeme döndüm. Sağ olsun, Bölüm Başkanım Prof. Dr. Reşit Sönmez beni bu konuda destekliyor ve çalışmama imkân sağlıyor. Zaten bu konularda çok açık ve gelişmelere, ilerisi için yararlı olduğuna inandığı çalışmalara, hep destek vermiştir. Hoşgörülüdür. Biz de bu saydığım ve sevdiğim muhterem hocamızın yolunda yürümeye gayret ettim. Daima teşvikçiyiz, engelci olmamalıyız. 1974’de doçentlik sınavım var, balık yetiştiriciliği konusunda tez vermek istiyorum ama sakıncalı da olabilir. Bildiğim bir konu varken niye zorlanayım? Koyunculuk konusunda doçentlik tezimi hazırlıyorum, yalnız balıkçılıkta da varım diye o zamanlar doçentlikte var olan deneme dersleri arasına balık yetiştiriciliği ile ilgili konular da koyuyorum. Böylece 1970'li yıllarda başlayan balık yetiştiriciliği ile ilgili konularda hala zevkle ve heyecanla çalışmalarıma devam ediyorum. Bu ara 1975’de Japon hükümetinin bir bursu ile 1,5 yıllığına Japonya’ya gitme imkânım doğdu. Bu da çok ilginç bir döneme rastlar. Doçentlik deneme sınavını verdiğimin bir gün sonrası Japonya bursu için Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nda mülakat var. Doçentlik sınav sonucunu gece bir gazinoda ailece kutladıktan sonra Ankara’ya gidiyor ve mülakata giriyorum. Ben içeride imtihan olduğunu unutmuşum. Japon üyeye Türkiye'nin balık yetiştiriciliği açısından büyük imkânları olduğunu, Türkiye’de birkaç teşebbüs hariç hemen hemen hiç balık çiftliği bulunmadığını veya var olan birkaç küçük denemenin çok yetersiz olduğunu, Japonya ya gider ve bir şeyler öğrenebilirsem bunları üniversitemde uygulayabileceğimi açıklıyorum. Baktım sınav sohbete dönmüş, içeride 5 kişilik jüri var ama biz neredeyse Japon’la yemeğe çıkacağız. Dışarıda bekleyen çok aday var. 80 kişi başvurmuş. Neyse birinci aday olarak kazandım. Sağ yanda doçent olduğum günün anısı.-1974 (Annem ve babam tebrik etmeye gelmişlerdi.) 1,5 yıl için Japonya’ya gittim. Yıl 1976 Üniversitelerde aşırı şekilde sol-sağ kavgaları ve tartışmaları başlamıştı. Bu arada Japonya’da mercan larvası ve karides larvası üretiminde çalışıyorum. Benim için hayati konulardı. Sonradan, Tokyo Balıkçılık Üniversitesi Rektörü olan ve Yetiştiricilik bölümü başkanı saygıdeğer Japon hocam Prof. Dr. Nomura Minoru ya olayı açıklamam çok zordu. Politik nedenler ile sürenin uzatılmadığını ve çok zor durumda olduğumu açıklıyorum. Çalışmalarımı yarıda kesip döneceğim. Neyse bir yıllık iznimdi, rapordu diyerek ülkeme döndüm. Yurda dönünce artık tek çalışma konum balık yetiştiriciliği olmuştu. Koyun yetiştiriciliği ve ıslahı konularını bırakmıştım. Bu ara kürsünün adı Hayvan Yetiştirme Kürsüsü iken Su Ürünleri de ilave ettirerek “Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri” oldu. Böylece Su Ürünleri Ege Üniversitesi Ziraat fakültesinin resmen bir ünitesi olmuş oluyordu. Profesörlüğe hazırlanıyorum. Fakat 1979-1980’lerin üniversitesinde bazı konuların nasıl ele alındığını anlama bakımından yaşadıklarımın çok ilginç olduğunu sanıyorum. Bu ara Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri Kürsüsüne bir tane profesörlük kadrosu tahsis edildi. Su Ürünleri Yüksek Okulu olarak kullandığımız ve Ziraat Fakültesince boşaltılmış olan eski sütçülük binalarını balık yetiştiriciliği konularında bir birim oluşturma amacıyla dekanlıktan talep ettim. Tahsis ettiler ve bu binada çalışmaya başladım. Su ürünleri konusundaki çabalarımın mükâfatını tanrım bana gösterdiği için hayatta daima mutlu olduğumu da burada belirtmek isterim. Bu ara YÖK kanunundan sonra, 1982 yılında, üniversitelerin teşkilatlanması hakkında 141 sayılı kararname çıktı ve bu kararnamede bizleri en çok ilgilendiren sevinçli kararlarından biri de; Ege Üniversitesinde, Su Ürünleri Yüksek Okulu’nun kurulması kararıydı. Bu konudaki çalışmalarımızın, mücadelelerin ve beklentilerimizin sonuçlarını almıştık. Türkiye üniversitelerindeki su ürünleri ile ilgilenen kişiler olarak çok mutlu olmuştuk. Bu kararname çıktıktan bir süre sonra o günlerde Rektörümüz olan Sayın Hocamız Prof. Dr. Sermet Akgün beni odasına çağırdı ve "Su ürünleri Yüksek Okulu Müdürlüğü için adayım sensin" deyince bu konuya hizmet edebileceğim sevinci ile büyük bir mutluluk duyduğumu açık yüreklilikle belirtmeliyim. Böylece Ege Üniversitesinde Su Ürünleri Yüksek Okulunu kurma ve Kurucu Dekan olma şansına ulaşmıştım ve yıllarca bir şeyler yapmaya çalıştım. Bu ara Üniversitemde hiç arzu etmediğim halde bazı mesleki tartışmalar içerisinde olduysam da bu konudaki mücadelelerimin meslek sevgime bağışlanmasını dilerim. Yine de babamın sözlerinden birisini burada tekrar edeceğim. Evlat "Ne geçmişinden pişmanlık duy ne de geleceğin hakkında endişen olsun" derdi. Hayatımda ele aldığım en önemli konulardan bir tanesi, Homa dalyanının Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine; araştırma, uygulama ve eğitim alanı olarak tahsisidir. Homa esas olarak toprak anlamına gelir. Dalyanı denizden ayıran setlerin çoğunluğunun toprak olmasından dolayı bu ismin verildiği anlaşılıyor. Şimdilerde bizler, dalyanı, Su Ürünleri Fakültesinin baş harflerinden esinlenerek SÜFA DALYANI olarak isimlendiriyoruz. Bu dalyan Fakültemizin bulunduğu Bornova’ya 45 km. Çiğli’ye ise 15 km. uzaklıktadır. Su ürünleri fakültesinin kurulduğu 1980’li yıllarda bu dalyanda çeşitli kooperatifler arası davalar nedeni ile mahkeme kararıyla iki arkadaşım ile birlikte yediemin olarak bulunmaktayız. Dalyanın üniversitemize tahsis ettirilerek kültür balıkçılığı amacıyla ıslah edilmesi ve Su Ürünleri Fakültesinde okuyan öğrencilerimizin burada çalışarak eğitilmeleri ve buralarda genç öğretim üyelerimizin araştırmalar yapmaları en büyük arzularımdan bir tanesiydi. Zaten dalyan devlete ait olmakla beraber çeşitli kişilerin elinde bakımsız bir durumdadır. Bu yeri elinde bulunduranların kişisel menfaatlerinden başka düşündükleri bir şey yoktur. Bu da doğal bir davranıştır.     Dalyanın tahsisini istiyoruz ama çok çeşitli engeller vardır. Dalyanın 1/1000’lik haritasının çıkarılması gerekiyor. Üniversitedeki ilgili kürsülere, askeri kuruluşlara gidiyorum. Bu dersi veren kürsülerin böyle bir yerin haritasını çıkarma becerileri yoktu. Nasıl olur aklım almaz. Özel kuruluşlara yaptırmam gerekiyor. Bir Harita Mühendisliği Ofisi buluyorum. Onlar, birkaç kişilik kadroları ile yaparız diyorlar ve 1984 yılı fiyatları ile 30 milyon TL istediler. Uzun pazarlıklar ve vatan millet konuşmaları sonucu 15 milyon TL’ye bu işi yapmaya razı oluyorlar. Üniversitenin normal bütçesinden, yıl ortası olduğu için, bu parayı karşılamak mümkün değil. Bu parayı bulamazsam dalyanı tahsis ettirme projelerim suya düşecek. Hafta sonu tatilinde gece gündüz demeden kendime göre gerekçeleri çok sağlam bir araştırma projesi hazırladım. Neyse, o günkü Rektörümüz Prof. Dr. Sermet AKGÜN ve Rektör Yardımcılarının Prof. Dr. Rafet Saygılı ve Prof. Dr. Erdal Saygın’ın yardımı ile hazırladığım proje için parasal kaynak bulunur ve sorun çözülür. Haritalar yaptırılır ve bu kez imar planı çizilecektir. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatları Fakültesi Dekanı imdadıma yetişti ve hepsi aşılmaz gibi görünen sorunlar teker teker çözümlendi. Pek çok bürokrattan büyük yardım ve destek gördüm. Dalyanın Fakültemize tahsisi çeşitli mücadeleler ile sağlandıktan sonra bile, Danıştay’da 4, diğer konularda 3 dava açıldı ve bu davalar hep lehimize sonuçlandı. Bu davalarda avukat tutacak paramız yok. Davamıza inanmış tanıdık bir Muhterem avukat büyüğümüz, (Avukat Avni Bükey) hazırladığım müdafaa yazılarını okuyup hukuka uygun şekilde düzenledikten sonra, hatır için imza ediyor ve davalarımızı bedelsiz takip ediyor. Kendisi emekli, üst düzeyde bir hâkim idi, Artık dalyanın üniversitemizde kalması şu an kesinleşmiş durumda. Islahı gerekiyor ve fakat yeni sorunlar çıkıyor. Bunlardan en önemlisi de dalyana gelen tatlı suyun kesilmesidir. Bir dalyana tatlı su girişi olmazsa bu dalyan yarı yarıya ölmüş demektir. Tatlı su bir dalyan için hayat demektir. Çünkü tatlı su dalyanın buharlaşma sonucu tuzlanmasını önler. Ayrıca mıknatıs gibi balıkları ve balık yavrularını dalyana çeker ve içeriye balık girmesine neden olur. Bu dalyan sadece balık üretimi için mi önemli? Türkiye’de kültür balıkçılığı devamlı gelişiyor. Bu dalyandan elde edilecek 20-30 ton balığı biz bir dekardan bile sağlarız. Bunun nasıl yapılacağını da yıllardır bu konuya emek veren insanlar olarak biliyoruz. Önemli olan dalyanın vereceği bu balık değil. Önemli olan bu dalyanın gelecek nesillere intikalidir. Şehirler devamlı büyüyor. İzmir yavaş yavaş dalyana yaklaşıyor. Dalyan ve çevresi İzmir kuş cenneti olarak ayrılmıştır. Bu yerin Üniversitede kalması kuş cennetinin korunması ve geleceği bakımından en büyük teminattır. Esasta -İzmir kuş cenneti olarak ayrılan yerde doğru dürüst kuş göremezsiniz ve fakat İzmir kuş cennetini kuş cenneti yapan flamingoların, pelikanların, ördeklerin esas barınma yeri dalyandır. Bu dalyan özel teşebbüste veya bir kooperatifte olsa bu kuşların bir tanesi oralarda barınamazdı. Kuşların balık yemesine göz yummak, özel teşebbüs ruhuna aykırıdır. Fakat bu kuşların da korunması gerekiyor. Mücadelemde bu gizli arzularım da vardır. Dalyan Su Ürünleri Fakültesine geçtikten sonra buralarda bir tek kuş öldürülmemiştir. Dalyan yaklaşık 15 000 dekarlık bir alanı kaplamaktadır, 9000 dekarı sudur ve bu büyüklüğü ile Ege Üniversitesinin en büyük arazisidir. Yıllar sonra bu kadar geniş arazinin ne kadar önemli bir varlık olduğu mutlaka anlaşılacaktır. Birçok kişinin şu an pek önemsemediği ve göremediği bu üniversite varlığının ileriki yıllarda bir hazine olacağını biliyorum… Bakalım zaman ne gösterecek. Ben göremesem bile fakültemizde yetişen genç bilim adamlarımızın bu günleri göreceklerini ve İzmir kuş cennetinin varlığını koruması için fakültemizin bu hazinesini gelecek nesiller için koruyacaklarını, Tanrıya olan inancım kadar biliyor ve onlara inanıyorum. Diğer paraya bağlı sorunları da zaman çözecektir. UNUTAMADIĞIM ANILARIM HAKKINDA NOTLAR; Nedense hayatım boyunca hiç boş durmadım. Çok nadir olarak 8’den sonra kalkarım. Yaz, kış, pazar, tatil yataktan kalkış saatim 7 civarıdır. Öğleye kadar uyuyabilenlere hep hayran olmuş ve bazen imrenmişimdir. Bu bir yapı ve karakter özelliği olsa gerek. Her an bir şeylerle meşgul olmam lazım. Eskiden yaz aylarında istisnasız her gün, hava uygun olduğu sürece akşamüzeri balığa çıkardım. Yaz aylarını babamın 1968’de satın aldığı Narlıdere Sahil Evleri'ndeki bir yazlıkta geçiriyoruz. Fakat o yıllarda pırıl pırıl olan ve 1980'li yıllara kadar bu özelliğini koruyabilen bu yerler maalesef sayfiyelik olmaktan çıktı. Şehir büyümesi ile birlikte körfezde bilinen kirlilik buraları yaşanamaz hale getirdi. Balık da yıldan yıla azaldı. Yalnız son yıllarda yapılan çevre kanalı nedeni ile deniz daha temiz. Şimdilerde; kale denilen yerde sele sele tuttuğumuz çipura balıklarını bir nostalji olarak anlatıyorum. Büyük ağabeyim Prof. Dr. Mete Alpbaz buraya taşındığımızın ilk yıllarında oltayla balık avcılığını çok sıkıcı bulurdu. Sonraları neredeyse benden bile daha meraklı olmaya başladı. Hiç unutmam 1974'lerde bir süre yurt dışında kaldım. 1976’da dönünce babam çok güzel bir espri yapmıştı. "İyi ki döndün evlat, bu ağabeyin subyancı, küçük balıkları tutup tutup getiriyor" demişti, gülüşmüştük. Babam balığı çok severdi. Hakkını vererek özenle yerdi. Bu nedenle yakaladığımız iri çipuraları babamıza yedirmekten büyük bir zevk duyardık. Allah rahmet eylesin, 16 Mart 1979'da vefat etti. Hayatımın en büyük acısıdır bu. Bu ara ağabeyim de bir beyin kanaması geçirdi. Neyse bir mucize eseri iyi oldu ve kurtuldu. Abim her yıl 6 metrelik pancar motorlu teknesini halen özenle baktırıyor, boyatıyor ama yılda ancak bir-iki kez balığa gidebiliyor. Neyse ki hiç olmazsa istediğimiz an teknemiz hazır, gidebiliriz güvencesi var ya, bu da bir yaşam sevinci ve amacı olsa gerek. Fakat ağabeyimi de 2016 da kaybettik. Soldan sağa: Mete Alpbaz (1934-2016), Yüce Alpbaz (1936-2021), Gülay Kapdağlı (1939-2019), Atilla Alpbaz (1940), Güven Alpbaz (1945) Ege Üniversitesinde kurulan Devlet Türk musikisi konservatuarından çok değerli bir hocadan Prof. Dr. Hakan CEVHER, o yıllarda öğrenciydi, 1980 li yıllar, kendisinden ut ve müzik dersleri aldım. Notayı çözme konusunda pek mükemmel olmasam da öğrendim sayılır. Bu çalışmaya devam edemesem de memnunum. Klasik Türk musikisi gerçekten çok derin. Benim fazla bir şey öğrenmem mümkün değil. Çünkü merakım olsa da zaman ve çalışma meselesi. Belki de fazla zamanım yoktu, ama son yıllarda ele aldığım şarkı çalışmalarım için bu temel bilgilerin faydasını fazlasıyla gördüğüme inanıyorum. Çocukluğum Karacasu’da geçti. On sekiz yaşıma kadar bu şirin kasabada yaşadım. Karacasu’yu görenler benim bu şirin sözcüğüne takılacaklardır. Gerçekte kasabamızın diğer geri kalmış Anadolu kasabalarından pek farkı da yoktur. Kasaba pazarının bulunduğu meydandan, yukarı köy dediğimiz ve anneannemin oturduğu sokak vardı. Kırk yıl sonra bu sokaklardan bir süre önce yine geçtim. Yollar aynen kırk sene evvelki gibi Arnavut kaldırımıydı. Yıllardır kasabalıların yürümesinin ağırlığı altında yer yer çökmüş durumda. Yapıldığından beri, yüz yıldır hiç değişmemiş. Bayram günlerinde evini en çabuk ziyaret etmek istediğim ev, işte bu mahallede anneannemin eviydi. Çünkü babamdan sonra en büyük bayram harçlığını o verirdi. Sanırım anneannemi anlatmaya başlarsam bu sohbet amacından çok uzaklaşmış olacak. Kendisi bir insanlık örneğiydi. Beline elle yapılmış bir bez kemerle bağlamış olduğu ve devamlı yanında taşıdığı bir keseden sokakta gördüğü çocuklara üzümlü leblebiden birer avuç verir ve onların sevinci ile onun da gözleri parlardı. Torunlarına, bizlere biraz torpil yapar ve balık şeklinde yapılmış şekerlerden verirdi. Aydın lisesinde bizlerle kalmak ve okutmak için yanımızda kaldığında 1957 yılında kucağımda vefat etti. Allah gani gani rahmet eylesin. Hatırası kalsın diye kızımın adını Yasemin Aliye koyduk. Çocukluğumun bayramlarını düşündüğümde nedense hep sıcak yaz günleri aklıma gelir. Bunun da ana nedeninin Karacasu’nun yukarıda değindiğim şirinliğini veren gerçekten yaşanmaya değer yaylalarıdır. Karacasu’yun 10’dan fazla yaylası vardır. Bunlardan en ünlüsü Kahvederesi yaylası olup bizim evimiz de bu yaylanın görkemli bir yerindedir. Kurban bayramlarında eve getirilen iri koyun yanında mutlaka iri bir erkeç de kesilirdi. Erkeç keçinin erkeği olup iğdiş edilmiş olanıdır. Yaylada yetiştirildiği için gerçekten eti çok makbul tutulur. Hatta hatırlarım kasabamız kasapları genelde koyun ve erkeç, ara sıra da dana eti satarlardı. Kasabamıza dışarıdan tayin edilmiş memurlar dana eti alırlardı. O zaman dana etinin fiyatı 220 kuruş, erkeç etinin fiyatı ise 280 kuruştu. Dana eti alan memurlara biraz da acıyarak bakar ve ucuz olduğu için dana eti alıyorlar düşüncesini taşırdım. Zaten ortaokulu Karacasu’da bitirdiğime göre 15 yaşına kadar dana eti yemediğimi söyleyebilirim. Aydın’a Liseye gidince de uzun süre dana etini yadırgamış ve alışamamıştım. Zaten o yıllarda kesilen sığırlar daha çok sütten kesilmiş inekler ile çift sürme işinden çıkarılmış yaşlı öküzler olurdu. Bu nedenle de etleri sertti. Bayramların bir özelliği de kurbanın erken kesilmesi ile ilgilidir. Bu konuda rahmetli babam çok titizdi ve yaylada ilk kez bizim hayvanların kesilmesi için kasaplar mutlaka bir gün önceden ayarlanırdı. Bir gün önceden bütün bıçaklar ve satırlar bilenir, evi büyük bir bayram heyecanı sarardı. Her bayram giydiğimiz bütün elbiseler yeni olurdu. Yeni elbiselerimi ve ayağımı sürtecek olan yeni ayakkabılarımı giymek için bayram namazına gitmeyi iple çekerdim. Şimdiki çocuklar bu zevki alabiliyorlar mı bilmiyorum. Çünkü her gün yeni giyebiliyorlar.  Bizim için ise yeni giymek bayramlara özel bir konuydu. Böylece yeni giymenin hazzını bayramlar ile tadardık. O zamanlar elbise ve ayakkabı ısmarlama dikilirdi. Bazı bayramlar bunların bayrama yetiştirilmesi sorun olurdu ama yine de gece yarısı da teslim alsak yetiştirilirdi. Ben bazı yıllar (1947-1955) elbisem sanki bayrama yetişmeyecek diye telaşa kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. O tatlı telaş ve beklemeyi şimdi tekrar yaşamayı ne kadar arzu ediyorum. En zor olanı ayakkabıların sürtmesiydi. Bayram gelmeden 1 ay önce ayakkabıcıya gidilir ve ayak ölçüsü verilirdi. Ayakkabıcı eski bir defter yaprağı veya ambalaj kâğıdı çıkarır. Ayağımızı bu kâğıdın üzerine koyarız ve ayakkabıcı dikkatle ayağımızın çevresini kopya kalemle dolaşarak çizer ve ara sıra da kopya kalemini diliyle yalaması halen aklımdadır. Bu kadar ciddiyetle alınan ayak ölçüsüne rağmen yeni giyilen ayakkabının ayağımızı sürtmesi bizim için sanki doğal bir olaydı. Kurban kesilmeden önce kasap, kurban sahibini sorar ve vekâlet alırdı. Sonra hayvanın ağzı açılır ve mutlaka su içirilirdi. Kasaplar bugünkü gibi kurban bayramlarında çok meşguldüler. Fakat yine de gerekli dualar okunmadan kurban kesilmezdi. Neyse hayvan kesilir, dağıtılacaklar babaannem tarafından dikkatle ayrılır ve daha önceden hazırlanmış ocak üzerine etler, böbrek ve karaciğer atılır ve hepimiz zevkle ocaktan alınan etleri yemeye koyulurduk. Böbrek kurban sahibi olan babama, anneme veya babaanneme yedirilirdi. Akciğer ve dalak yeme âdetimiz yoktur. Bunlar kedilerin payıdır. Yıllar sonra evlendim. Babamlarla yine bir Kurban Bayramı’nda atılması beklenen dalağın yenmek üzere ocağa atıldığını görünce babam, ‘gelin gelin sen bu dalağı yemekten vazgeç, bunu nasıl yiyeceksin’ gibi hanıma yaptığı şaka, halen en sıcak hatıralarımdandır. Rahmetli babamla geçen kurban bayramları şimdi hep birer hatıra oldu. Babam, çok ileri görüşlü, tam bir Anadolu kasabası eşrafı idi. Allah rahmet eylesin. Kurban bayramları et hazırlığı olduğundan ev ziyaretleri biraz geç başlasa da bütün akrabaları tek tek dolaşmak en büyük zevklerimizden bir tanesiydi. Bu ziyaretlerdeki en güzel duygular sanırım her gittiğimiz akraba evinde bizlere büyük misafir muamelesi yapılmasıydı. Çay, şerbet, lokum, şeker, mendil ve arkasından mutlaka tatlı verilir ve verilen para da bizleri sevindirirdi. Verilen paralar yine şekere, döner dolaba ve cıngırdak’a giderdi. Halen hatırlarım bir bayram döner dolap kurulmamıştı ve bayağı da üzülmüştük: Bu bayramlar halen kasabalarda devam ediyor sanırım ve çocuklar aynı hazzı alabiliyorlar mı bilemem. Diyerek yaşam öykümüze son noktayı koyalım.   Prof. Dr. Atilla Alpbaz Bey’in kitap, Yağlıboya tablolarından birkaç örnek: Prof. Dr. Atilla Alpbaz Bey’in Klasik Türk Müziği tarzında eserlerinden birkaç örnek: Atilla Hocanın, Klasik Türk müziği formunda 20’den fazla beste çalışması var, yukarıda beste ve güftelerine yer verdiğim üç örnekten biri KARACASU İsimli olup Aydınımızın şirin kasabası olan Karacasu için yapılmış. İkincisi, CANIM KIZIM CAN KIZIM isimli besteyi kızının yaş gününde onun için yapmış. Üçüncüsü ise SORUYORUM isimli güfte ve beste Allah’a olan inançla ilgili bir konuyu içeriyor. Bu şarkılar ve daha fazlası www.atillalpbaz.com sitesinde icra edilmiş olarak mevcut. Oradan dinleyebilirsiniz. Aydın’a İz Bırakanlar kervanına katılan, on parmağında on marifeti olan ve Ege Üniversitesinde Su Ürünleri Yüksek Okulunu kurup, emekli olana kadar da okulun Kurucu Müdürü olan Karacasu eşrafından saygı değer Prof. Dr. Atilla Alpbaz beye yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür eder saygılarımı sunarım. Türkiye de ilklere imza attan, Aydın ve Karacasu adını eğitim arenasında yurt dışında ve yurt içinde söz ettiren Atilla Bey ve ailesine kısaca Alpbaz ailesinden hayatta olanlara sağlıklı mutlu günler diler, aileden vefat etmiş olanlara da Allah’tan rahmet dilerim. Atilla Beyin unutulmaması, gelecek nesillere neler yaptığının aktarılması için kendisi yaşarken, adının Aydın veya Karacasu da bir cadde, sokak ve parka verilmesini, artı Üniversitemiz (ADÜ) onun adını yaşatmak için bir dersliğe Prof. Dr. Atilla Alpbaz adının verilmesini yetkililerden arz ve talep ederim. Not: Daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler www.atillaalpbaz.com isimli web sitesini ziyaret edebilirler. Özellikle su ürünleri yetiştiriciliği yapmak isteyenler genel bilgilere ayrıca Sohbet kapsamında pek ele alınmayan, kitaplar, araştırmalar vs. hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz. Haftaya bir başka Aydın’a İz Bırakanlar Kervanına katılan şahsın yaşam öyküsünde buluşmak üzere, Aydınlı Aydınlık günlere olan inancımla saygılar sunarım. Abdulkadir Turhan
Ekleme Tarihi: 05 Mayıs 2026 -Salı

AYDIN’A İZ BIRAKANLAR

Atilla Alpbaz: Prof. Dr. Öğretim üyesi. Bestekâr, Yazar

 

Aydın’a İz Bırakanlar kervanına katılan Karacasu eşrafından saygı değer bir şahsiyet olan merhum Salih Alpbaz Beyefendinin yaşam öyküsünü yazıp okuyucularımla paylaşmak için oğlu Prof. Dr. Atilla Alpbaz beyle buluşup görüştüm.

Bu görüşmede Atilla beyin de on parmağında on hünerinin olduğunu Türkiye de ilklere imza attığını öğrendiğimde onun yaşam öyküsünü rahmetli babasının yaşam öyküsünün dışında sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Yaptığı işlere gelecek olursam, Türkiye de ilk defa Ege Üniversitesin de açılan Su Ürünleri Fakültesinin kurucu Dekanı olması. Türkiye de çiftlik Balığı yetiştirilmesi konusundaki yaptığı yayınlar ve yazdığı kitaplar ile yaptığı su ürünleri projeleridir. Artı bunca işle uğraşırken müziğe gönül verip Müzik Enstrümanlarının çalınmasını öğrenerek, Aydın-Karacasu üzerine besteler yapmak, yaptığı besteleri sosyal medya üzerinden yayınlamak.

Atilla Alpbaz’ın sohbet şeklinde hayatı hakkında anlattıkları yanında “www.atillaalpbaz.com” isimli bir web sayfası var. Bu sitede, araştırmaları, mesleki kitapları, hakkında çıkan gazete yazıları, Meslek dışı yazdığı “çelişkiler” isimli romanı, “Hindistan da yazdım” isimli seyahat kitabı, “Ben bypass oldum” isimli kitabı, “Yürekten dökülenler” isimli şiir kitabı, yağlı boya resim denemeleri, yaptığı bestelerin nota ve sözleri ile şarkılarına ulaşılabilmektedir.

Bu nedenlerle onu Aydın’a İz Bırakanlar adlı köşemde yazmak istedim. Mütevazı, alçakgönüllü, tam bir Aydın Beyefendisi olan Atilla Alpbaz beyle görüşmem neticesinde kendi anlatımıyla yaşam öyküsü.

Ben kimim? Atilla Alpbaz. 1907 doğumlu Salih Alpbaz ve eşi 1915 doğumlu Pakize Alpbaz'ın oğulları. 1940, Karacasu doğumluyum. Beşkardeşten dördüncüsüyüm. En büyük abim, Dokuz Eylül Üniversitesi TIP Fakültesi Fizik Tedavi ana bilim dalında Profesör Mete Alpbaz’dır. İkinci ağabeyim Nazilli’de avukatlık yapan Av. Yüce Alpbaz’dır. Üçüncü kardeşim Gülay ablam, evli olup eşi Ege Üniversitesi Dermatoloji ana bilim dalı profesörlerinden Prof. DR Halit Kapdağlı ile Evlidir. Dördüncüsü benim, küçük kardeşim ise Eczacı Güven Alpbaz’dır. Nazilli’de ecza deposu işletiyor.

Hayatım 18 yaşına kadar Karacasu’da geçti. Babam Karacasu’nun ileri gelenlerindendir. Ortaokula kadar eğitimim Karacasu’da olduğu için normal gitti. 1955’de Aydın lisesine okumaya gittim, aynı anda ablam da Aydın’da enstitüde okuyordu. Annem bir öğretmenin kızı olduğu için kızının okuması için epey diretmişti. Babam "koca camiye imam mı olacak" diye şaka yapardı.

 

Bu arada 2 ağabeyim de Ankara’da okuyordu. Küçük kardeşim de İzmir Atatürk Lisesine kaydolunca babam bir ara ablam dâhil 5 evladını da dışarıda okutuyor duruma gelmişti. Bunun babamıza ne yük getirdiğini o günler hiç düşünmedik, hep istedik, o da sağladı. Bizi hiçbir açıdan eksik bırakmadı. Makul ölçüdeki bütün isteklerimizi yerine getirdi. Şimdi düşünüyorum da acaba ben bugün 5 evladım olsa hepsini aynı zamanda evden uzakta başka şehirlerde ihtiyaçlarını karşılar okutabilir miydim?

Üst Resim 56-57 yılları sol başta Prof. Dr. Mete Alpbaz, Avukat Yüce Alpbaz, Gülay Kazdağlı, Prof. Dr. Atilla Alpbaz ve Eczacı Güven Alpbaz görülmekte.

Okutmaya kalksam nasıl altından kalkabilirdim. Babamın evlatları için yaptığı bu çabayı ve fedakârlığı bugün daha iyi anlıyorum. Neyse, benim iki evladım İzmir’deki fakülteleri kazandılar da diğer şehirlerde öğrenci okutmak gibi bir

sorumum olmadı. Okutmaya kalksam nasıl altından kalkabilirdim. Babamın evlatları için yaptığı bu çabayı ve fedakârlığı bugün daha iyi anlıyorum. Neyse, benim iki evladım İzmir’deki fakülteleri kazandılar da diğer şehirlerde öğrenci okutmak gibi bir sorumum olmadı. Sağ resimde lise yıllarım, solda ise üniversite yıllarımdan birer anı.

Liseyi Aydın’da bitirdim. Küçük bir kasabadan bir şehre gidip biraz da yatılı psikolojisi ile serbest kalınca sigaraya hemen lise 1’de başladık. Ortaokul 2’de zaten ara sıra gizli gizli içmeye başlamıştık bile. O zamanlar asker sigarasını paketi 5 kuruştan sigara içmeyen askerlerden kolayca satın alabiliyorduk.

Neyse 1958’de lise bitti. Fakat o yıl şansımızdan mı nedir lise son sınıfta matematik hocamız değişmişti. Yeni hocamız biraz bol notluydu. Hâlbuki daha önceki hoca zorlu bir hocaydı ve bugün anlıyorum ki çok iyi bir matematikçiydi. Yanlış hatırlamıyorsam ismini KOÇAŞ hoca olarak hatırlıyorum. Geometriyi zaten hayatım boyunca sevemedim. Geometriyi hiç çalışmadan sadece cebir kısmını çalışarak kolayca matematikten geçtim. Ama bunun acısını üniversite giriş sınavlarında çektik.

Üniversite sınavında en gözde meslek olan mühendislik için İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi) Gümüşsuyu’nda sınava girdim. Arzum inşaat mühendisliğiydi ama başarılı olamadım. Bir yıl çalıştım, sonraki yıl tekrar sınavlara girdim, ama şimdi inancım odur ki, İTÜ Maçka’nın mühendislik sınavlarında bütün soruları yaptım. Burada bir haksızlığa uğradığıma inanırım. O zamanlar her üniversitenin farklı bölümleri farklı günde sınav yapardı. Ankara’da sınava giren biri o gün İstanbul’da bir sınav varsa giremezdi. Bu sınavlardan sonuç alamayınca, askere gitmeye karar verdim. Sadece iktisat fakültesini kazanmış ve bu fakülteye gitmeyi de pek arzu etmiyordum. 1960’da Yedek Subay olarak askere yazıldım. O zamanlar lise mezunları da yedek subay olabiliyordu.

Topçu olmuştum ki 6 aylık temel eğitim için Polatlı’dayken 27 Mayıs ihtilali oldu. Aydın doğumlu olmam dolayısıyla Demokrat Partili ve Menderes tarafındaydık... O günkü Halk Partililerin yaptıklarını unutmak mümkün değil. Ama ihtilali yapanlar askerler idi. İhtilal sanki bir parti lehine yapılmıştı. Hele Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam edilmeleri bu ihtilale ve bu ihtilali yapanlara ne yarar getirdi hala anlayamam. İdam kararının çıkmasından ve idamlardan önceki 3-4 gün içerisinde İsmet İnönü, İhtilalin başkanı Cemal Gürsel ile 3-4 kez randevu alarak idamları durdurmaya çalışsa da ne yazık ki Cemal Gürsel’in bile idamları durduramadığı bu katliamlar bir cinayetti. Neyse ki günümüz de idam cezaları uygulamamaktadır. Hele siyasi amaçlı idamların bir cinayet olduğunu düşünürüm. 

En güzel askerlik anılarımdan birisi de kura çekme günüdür. Polatlı topçu garnizonunda büyük bir sinema salonu vardı. Kuralar burada çekiliyor. Elimi torbaya attım, kâğıtta Uşak tabya yazıyor. Hiç duymadığım bir yer. Yanımda duran arkadaşım hemen Erzurum dedi. Üzüldüm mü, üzülmedim mi şu an bilemiyorum. O an belki de hemen kabulleniyordum. Sanırım tevekkül ile karşıladım. Fakat aynı an birkaç saniye içinde Erzurum’u kabullenirken şimdi ismini unuttuğum yarbayım sırtımı sıvazlayarak İstanbul Terkos dedi. Aynı anda aniden gelen bu iki durum sanırım hayatımın unutamadığım olaylarından biridir.

Konumuza dönelim. Yedek subay olarak askerliği 1961 Haziran’ında bitirdim. Yine üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladım. Sonbaharda çeşitli sınavlara girdim. İstanbul’da Orman Fakültesi sınavlarına girdikten bir gün sonra Ankara'da Ziraat Fakültesinin sınavları vardı. Aynı gün İzmir Tıp ve Ziraat Fakültelerinin sınavları var. Ege Üniversitesi 1955’de açıldığı için Ankara'da okumayı tercih ederek Orman Fakültesi sınavlarına girdikten sonra bir gece yol aldık. Sabahın alaca karanlığında Ankara'dayız. Saat 9'da yorgun ve uykusuz sınava girdim. İki hafta kadar geçince sonuçların ilan edildiğini duydum.

Sıhhiye’den Dışkapı'ya kadar yürüdüm, gecenin saat birinde sınav sonuçlarını arıyoruz. Dört arkadaşız. Kısa bir arama sonucunda listeleri bulduk. Ben listeyi bakmaya başladım ve hemen ismimi buldum, İsmimin karşısında Zootekni bölümü yazıyordu. Ne olduğunu, bu bölümde ne okutulduğunu o an anlayamadım, ama hayvanlar ile ilgili bir konu olduğu belliydi. Neyse ki hayvan yetiştirme konusu olduğunu hemen öğrenmiştik.

Nazilli’ye eve döndüm. 1958 yılında Karacasu'dan Nazilli’ye taşınmıştık. Babam zootekni nedir diye soruyordu. Baytar mı olacaksın diyordu. Hayır, baba diyorum, bu bölüm hayvan yetiştiriciliği ile ilgiliymiş diye açıklıyorum. Babam gülerek, "konu anlaşıldı evlat, sen diplomalı çoban olacaksın" demişti. Üniversiteye kaydolduk. Neşeli, zevkli, maddi sıkıntısız bir dört yılsonunda mezun oldum.

         Lisede biraz bocaladıysam da daha çok Fransızca yüzünden olmuştu. Lisede Fransızcadan her yıl bütünlemeye kalıyordum. Aydın'da Lise hocamız gerçekten Mezide Hanım isimli çok ünlü bir Fransızca hocasıydı. Herkes ondan çekinirdi. İyi öğretmendi ama her talebe derste sözlüye kalkma korkusu ile titrerken biz Karacasu'dan gelen birkaç öğrenci dersi hiç umursamıyorduk, sözlüye kalksak da alacağımız not belliydi. Çünkü Karacasu ortaokulundayken lisan hocası yokluğu nedeni ile bir yıl hiç yabancı dil okuyamadık. Bir yıl ise bir doktor, kendisinin de yarım yamalak bildiği bilgisi ile bizlere Fransızca öğretmeye çalışmıştı. Muayenehanesine hasta geldiği bildirilince dersin yarısında bile dersten çıkar giderdi. Bu dersi kerhen veriyordu. Neyse, lise iki ve üçüncü sınıfta yaz aylarında İzmir'de bir Fransız ailenin yanında kalarak ve her gün bir saat ders alarak Fransızca sorununu çözdük.

Sol üstte ve sağda nişan fotoğraflarımız (25 Eylül 1966)

Aynı zamanda Saint Joseph Fransız kolejinde Fransızca öğretmeni olan Polikarp Çavuşoğlu isimli bu hocamız ve ailesi ile haftada iki üç kez İnciraltı'na yüzmeye giderdik. O zamanlar İnciraltı plajı, Alsancak semtinde yaşayan yabancıların ve İzmir'deki kalburüstü insanların yüzmeye gittiği pırıl pırıl bir denize sahipti. Kirlenme diye bir konu yoktu. 1957 ve 1958 yılı yaz aylarında ki bu yüzme günleri benim için farklı bir hayattı. Hem ailenin çocukları ile Fransızca konuşarak lisan öğreniyor hem eğleniyor hem de beklemediğim güzel bir hayat yaşıyordum. Balık avcılığına o zaman da merakım olduğundan Alsancak iskelesinden birkaç lidaki tuttuğumu da hatırlıyorum. Hemen hemen her gece yazlık sinemaya giderdik. Yanlarında kaldığım aile; Fransız, İtalyan karışımı bir aile olduğu için eş dostları da yabancılardı. Sanki İzmir'in ortasında yabancı bir yerde yaşıyordum Alsancak’taki yabancılar her türlü lisandan konuşuyorlardı. Kulaklarımda halen İtalyanca, Rumca, Arapça kelimeler var. İzmir de hiçbir Türk akrabam veya tanıdığım da olmadığından sanki Türkiye’de yaşamıyordum. Bende garip, güzel, hoş ve unutamadığım anıları kalmış olan günlerdir. O günleri hep bir mutluluk olarak hatırlarım.

Neyse, lisede biraz bocaladıysak da askerliği yapmış olmanın verdiği sorumluluk duygusu ile olsa gerek, hiçbir sınava iki kez girmeden başarılı şekilde fakülteyi bitirdik. Bu da tanrının bir lütfuydu. Çünkü balıkçılık, hayatımın en büyük tutkusuydu. Tek kelime ile bir balık ve balıkçılık hastasıydım. Çocukluğumdan beri balık avcılığının her türlüsünü sportif ve merak amacıyla denedim. İlkokul sıralarında ise askerlik şubesinin önündeki havuzdan toplu iğneden kıvırarak yaptığımız ve solucan taktığımız oltalar ile balık tutmakta da başarılı oluyorduk. Ormancılardan 2,5 TL ye aldığımız dinamit lokumunu 2’ye bölerek Dandalas denilen nehirde balık avlıyorduk. Tehlikeli bir konu idi ama avcılığın bir yöntemi o zamanlar bu idi.

Hayvan yetiştirme bölümünden mezun olduktan sonra bir süre Ziraat Bankası Kontrollü Krediler Servisinde Erzincan ve Denizli-Çivril'de çalıştım. Daha sonra Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü'ne asistan olarak girdim. Burada çalışırken balık da bir hayvandır deyip, balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başladım. Bu hayatta kaç kişiye nasip olur bilemem. Hayatın yolları sonunda nasıl olur da en sevdiğim bir konu üzerinde, hiç ummadığım, hiç beklediğim bir yolla meslek olarak çalışmaya başlarım. Bunun için Allah’ıma hep şükrederim. Böylece bir hobim olan balıkçılık mesleğim olmuştu. Balıkçılık bir iş olduğu kadar bir merak konusudur. Bu nedenle her meslekten insanı balıkçılığa gönül vermiş olarak görebilirsiniz. Böylece ben de hobim olan balıkçılığı meslek olarak ele alma imkânı buluyorum ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başlıyorum. Bunu bana tanrının bir lütfu olarak kabul ederim.

Düğünümüzden bir anı. (25 Mayıs 1968)

Bu ara eşim Emine ile evlendim. Kendisi eczacıdır. O yıllar eczacılık moda meslekti. Bizim hanım mesul müdür olunca maaşı neredeyse benim aldığım asistanlık maaşının 3 katıydı. Şimdilerde ise eczacılık yine değerli bir meslek, 1960'larda eczacılık fakültelerine ancak liseyi birincilikle bitirenler girebiliyordu. Puanı çok yüksekti ayrıca alınan öğrenci sayısı az olurdu. Zaten o yıllarda (1960) sadece İstanbul ve Ankara da olmak üzere 2 tane eczacılık fakültesi vardı. Günümüzde ise 63 adet eczacılık fakültesi var.

1970 yılında doktor, 1974 yılında doçent oldum. Bu ilerlemelerde bir sorun yok. 1970 yılında İngiltere'ye gidiyorum ve iki yıl kalıyorum. Burada fedakârlık yapmak gerekiyor. Çünkü yurtdışına maaşımızı transfer ederek gideceğiz. Kanun gereği devletten aldığımız maaşımızı, İngiltere yaşam standartlarına uygun olarak, o zamana göre 70 sterline tamamlayarak dışarıya para transfer etmemiz gerekiyor. Şimdiki gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya istediğiniz miktar para ile dış ülkelere gitme şansı yok. Devletin izin verdiği kadar para transfer edebiliyorsunuz. Hanımın maaşından ve babamın takviyesiyle bu 2 yılı dışarıda geçirdik. İngiltere'de hem lisanımı geliştiriyorum hem de konum olan popülasyon dinamiği üzerinde çalışıyorum.

Bilgisayar o zamanlar Türkiye'de yok gibi. O zamanın bilgisayarları çok büyük, Newcastle üniversitesinin bilgisayarı bir apartmanın 5 katını kaplıyor. Sağ olsunlar üniversitenin çok kâğıdını harcadım. Kendime göre bir formül geliştirmeye çalışıyorum. O dönemler çalıştığım konuları Türkiye'de işlemek mümkün değil. Bugün bile kullanan yok. Erkek bir koyunun ikiz doğurma özelliği açısından damızlık değerini, erkek koyun yavrulamayacağına göre dişi öz ve üvey kardeşleri ile annesinin hayat boyu verimlerinden yararlanarak ikiz doğurma kabiliyetini saptayacak formülü geliştirmeye çalışıyorum. Bu konuda uzun bir emek veriyorum, ama Türkiye'de kullanma ve uygulama imkânları yok. Yazdığım formülleri bugün bile okuyan yok. Hâlbuki bilgisayar dünyasında bu gibi çalışmalar çok kolay yapılıyor. İngiltere'de bir gün üniversitenin deneme çiftliğinde bilfiil çalışırken yan tarlalardan birinde bir havuz gördüm, uzaktan gölet gibi. Yemek paydosunda havuzun yanına gittim, ama ne göreyim. Havuzda binlerce balık var. Hayatımda hiç görmediğim kadar canlı balığı bir arada görüyorum. Balık çiftlikleri konusunda kulağımızda bazı bilgiler var ama o güne kadar hiçbir uygulama görmemiştim.

Gerçekten çok heyecanlanmıştım. Balık yetiştiriciliğini duymuştuk ama bu konuda hiçbir eğitim görmemiştik. Üzerinde de ciddi olarak durmamıştık. Merakla havuza bakıyorum. Bir kişi göründü, izin isteyip havuzlara daha da yaklaştım. Hayatım boyunca her gördüğümde merakla baktığım ve heyecan duyduğum balıkların binlercesini bir havuzda görmek ve bunların tavuk, koyun gibi insan eli altında tam kontrollü olarak izlemek beni heyecanlandırdı.

Balık da bir hayvan, niye olmasın? Tavuk gibi balık da burada görüldüğü gibi yetiştirilebilir. Yıl 70'ler, Türkiye'de ise bu konuda duyduğum bir iki işletme vardı. Bunlardan biri Hasan PAPİLLA diğeri ise Denizli’de kurulmuş olan Ömer Yavuz ve Mustafa ÖZPEK’in kurmuş oldukları alabalık çiftlikleri idi. Neden bu çiftliklerin sayısı artmasın. Niye Türkiye'de de olmasın? Hemen kütüphaneleri karıştırıyorum. Görüyorum ki yabancılar Alabalık yetiştiriciliği konusunda yapılabileceklerini çoktan yapmışlar ve yazmışlar. Ben de bu kez koyunlar yanında balık yetiştiriciliğine de eğiliyor, ilgimi çok çektiği için çalışmalarımı bu yöne kaydırdım ve 1972'de bu konuda çalışmam gerektiği inancı ile ülkeme döndüm. Sağ olsun, Bölüm Başkanım Prof. Dr. Reşit Sönmez beni bu konuda destekliyor ve çalışmama imkân sağlıyor. Zaten bu konularda çok açık ve gelişmelere, ilerisi için yararlı olduğuna inandığı çalışmalara, hep destek vermiştir. Hoşgörülüdür. Biz de bu saydığım ve sevdiğim muhterem hocamızın yolunda yürümeye gayret ettim. Daima teşvikçiyiz, engelci olmamalıyız.

1974’de doçentlik sınavım var, balık yetiştiriciliği konusunda tez vermek istiyorum ama sakıncalı da olabilir. Bildiğim bir konu varken niye zorlanayım? Koyunculuk konusunda doçentlik tezimi hazırlıyorum, yalnız balıkçılıkta da varım diye o zamanlar doçentlikte var olan deneme dersleri arasına balık yetiştiriciliği ile ilgili konular da koyuyorum. Böylece 1970'li yıllarda başlayan balık yetiştiriciliği ile ilgili konularda hala zevkle ve heyecanla çalışmalarıma devam ediyorum.

Bu ara 1975’de Japon hükümetinin bir bursu ile 1,5 yıllığına Japonya’ya gitme imkânım doğdu. Bu da çok ilginç bir döneme rastlar. Doçentlik deneme sınavını verdiğimin bir gün sonrası Japonya bursu için Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nda mülakat var. Doçentlik sınav sonucunu gece bir gazinoda ailece kutladıktan sonra Ankara’ya gidiyor ve mülakata giriyorum. Ben içeride imtihan olduğunu unutmuşum. Japon üyeye Türkiye'nin balık yetiştiriciliği açısından büyük imkânları olduğunu, Türkiye’de birkaç teşebbüs hariç hemen hemen hiç balık çiftliği bulunmadığını veya var olan birkaç küçük denemenin çok yetersiz olduğunu, Japonya ya gider ve bir şeyler öğrenebilirsem bunları üniversitemde uygulayabileceğimi açıklıyorum. Baktım sınav sohbete dönmüş, içeride 5 kişilik jüri var ama biz neredeyse Japon’la yemeğe çıkacağız. Dışarıda bekleyen çok aday var. 80 kişi başvurmuş. Neyse birinci aday olarak kazandım.

Sağ yanda doçent olduğum günün anısı.-1974 (Annem ve babam tebrik etmeye gelmişlerdi.)

1,5 yıl için Japonya’ya gittim. Yıl 1976 Üniversitelerde aşırı şekilde sol-sağ kavgaları ve tartışmaları başlamıştı. Bu arada Japonya’da mercan larvası ve karides larvası üretiminde çalışıyorum. Benim için hayati konulardı. Sonradan, Tokyo Balıkçılık Üniversitesi Rektörü olan ve Yetiştiricilik bölümü başkanı saygıdeğer Japon hocam Prof. Dr. Nomura Minoru ya olayı açıklamam çok zordu. Politik nedenler ile sürenin uzatılmadığını ve çok zor durumda olduğumu açıklıyorum. Çalışmalarımı yarıda kesip döneceğim. Neyse bir yıllık iznimdi, rapordu diyerek ülkeme döndüm.

Yurda dönünce artık tek çalışma konum balık yetiştiriciliği olmuştu. Koyun yetiştiriciliği ve ıslahı konularını bırakmıştım. Bu ara kürsünün adı Hayvan Yetiştirme Kürsüsü iken Su Ürünleri de ilave ettirerek “Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri” oldu. Böylece Su Ürünleri Ege Üniversitesi Ziraat fakültesinin resmen bir ünitesi olmuş oluyordu. Profesörlüğe hazırlanıyorum. Fakat 1979-1980’lerin üniversitesinde bazı konuların nasıl ele alındığını anlama bakımından yaşadıklarımın çok ilginç olduğunu sanıyorum. Bu ara Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri Kürsüsüne bir tane profesörlük kadrosu tahsis edildi.

Su Ürünleri Yüksek Okulu olarak kullandığımız ve Ziraat Fakültesince boşaltılmış olan eski sütçülük binalarını balık yetiştiriciliği konularında bir birim oluşturma amacıyla dekanlıktan talep ettim. Tahsis ettiler ve bu binada çalışmaya başladım. Su ürünleri konusundaki çabalarımın mükâfatını tanrım bana gösterdiği için hayatta daima mutlu olduğumu da burada belirtmek isterim.

Bu ara YÖK kanunundan sonra, 1982 yılında, üniversitelerin teşkilatlanması hakkında 141 sayılı kararname çıktı ve bu kararnamede bizleri en çok ilgilendiren sevinçli kararlarından biri de; Ege Üniversitesinde, Su Ürünleri Yüksek Okulu’nun kurulması kararıydı.

Bu konudaki çalışmalarımızın, mücadelelerin ve beklentilerimizin sonuçlarını almıştık. Türkiye üniversitelerindeki su ürünleri ile ilgilenen kişiler olarak çok mutlu olmuştuk. Bu kararname çıktıktan bir süre sonra o günlerde Rektörümüz olan Sayın Hocamız Prof. Dr. Sermet Akgün beni odasına çağırdı ve "Su ürünleri Yüksek Okulu Müdürlüğü için adayım sensin" deyince bu konuya hizmet edebileceğim sevinci ile büyük bir mutluluk duyduğumu açık yüreklilikle belirtmeliyim. Böylece Ege Üniversitesinde Su Ürünleri Yüksek Okulunu kurma ve Kurucu Dekan olma şansına ulaşmıştım ve yıllarca bir şeyler yapmaya çalıştım. Bu ara Üniversitemde hiç arzu etmediğim halde bazı mesleki tartışmalar içerisinde olduysam da bu konudaki mücadelelerimin meslek sevgime bağışlanmasını dilerim. Yine de babamın sözlerinden birisini burada tekrar edeceğim. Evlat "Ne geçmişinden pişmanlık duy ne de geleceğin hakkında endişen olsun" derdi.

Hayatımda ele aldığım en önemli konulardan bir tanesi, Homa dalyanının Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine; araştırma, uygulama ve eğitim alanı olarak tahsisidir. Homa esas olarak toprak anlamına gelir. Dalyanı denizden ayıran setlerin çoğunluğunun toprak olmasından dolayı bu ismin verildiği anlaşılıyor. Şimdilerde bizler, dalyanı, Su Ürünleri Fakültesinin baş harflerinden esinlenerek SÜFA DALYANI olarak isimlendiriyoruz.

Bu dalyan Fakültemizin bulunduğu Bornova’ya 45 km. Çiğli’ye ise 15 km. uzaklıktadır. Su ürünleri fakültesinin kurulduğu 1980’li yıllarda bu dalyanda çeşitli kooperatifler arası davalar nedeni ile mahkeme kararıyla iki arkadaşım ile birlikte yediemin olarak bulunmaktayız. Dalyanın üniversitemize tahsis ettirilerek kültür balıkçılığı amacıyla ıslah edilmesi ve Su Ürünleri Fakültesinde okuyan öğrencilerimizin burada çalışarak eğitilmeleri ve buralarda genç öğretim üyelerimizin araştırmalar yapmaları en büyük arzularımdan bir tanesiydi. Zaten dalyan devlete ait olmakla beraber çeşitli kişilerin elinde bakımsız bir durumdadır. Bu yeri elinde bulunduranların kişisel menfaatlerinden başka düşündükleri bir şey yoktur. Bu da doğal bir davranıştır.     Dalyanın tahsisini istiyoruz ama çok çeşitli engeller vardır. Dalyanın 1/1000’lik haritasının çıkarılması gerekiyor.

Üniversitedeki ilgili kürsülere, askeri kuruluşlara gidiyorum. Bu dersi veren kürsülerin böyle bir yerin haritasını çıkarma becerileri yoktu. Nasıl olur aklım almaz. Özel kuruluşlara yaptırmam gerekiyor. Bir Harita Mühendisliği Ofisi buluyorum. Onlar, birkaç kişilik kadroları ile yaparız diyorlar ve 1984 yılı fiyatları ile 30 milyon TL istediler. Uzun pazarlıklar ve vatan millet konuşmaları sonucu 15 milyon TL’ye bu işi yapmaya razı oluyorlar. Üniversitenin normal bütçesinden, yıl ortası olduğu için, bu parayı karşılamak mümkün değil. Bu parayı bulamazsam dalyanı tahsis ettirme projelerim suya düşecek. Hafta sonu tatilinde gece gündüz demeden kendime göre gerekçeleri çok sağlam bir araştırma projesi hazırladım.

Neyse, o günkü Rektörümüz Prof. Dr. Sermet AKGÜN ve Rektör Yardımcılarının Prof. Dr. Rafet Saygılı ve Prof. Dr. Erdal Saygın’ın yardımı ile hazırladığım proje için parasal kaynak bulunur ve sorun çözülür. Haritalar yaptırılır ve bu kez imar planı çizilecektir. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatları Fakültesi Dekanı imdadıma yetişti ve hepsi aşılmaz gibi görünen sorunlar teker teker çözümlendi. Pek çok bürokrattan büyük yardım ve destek gördüm. Dalyanın Fakültemize tahsisi çeşitli mücadeleler ile sağlandıktan sonra bile, Danıştay’da 4, diğer konularda 3 dava açıldı ve bu davalar hep lehimize sonuçlandı. Bu davalarda avukat tutacak paramız yok. Davamıza inanmış tanıdık bir Muhterem avukat büyüğümüz, (Avukat Avni Bükey) hazırladığım müdafaa yazılarını okuyup hukuka uygun şekilde düzenledikten sonra, hatır için imza ediyor ve davalarımızı bedelsiz takip ediyor. Kendisi emekli, üst düzeyde bir hâkim idi, Artık dalyanın üniversitemizde kalması şu an kesinleşmiş durumda. Islahı gerekiyor ve fakat yeni sorunlar çıkıyor.

Bunlardan en önemlisi de dalyana gelen tatlı suyun kesilmesidir. Bir dalyana tatlı su girişi olmazsa bu dalyan yarı yarıya ölmüş demektir. Tatlı su bir dalyan için hayat demektir. Çünkü tatlı su dalyanın buharlaşma sonucu tuzlanmasını önler. Ayrıca mıknatıs gibi balıkları ve balık yavrularını dalyana çeker ve içeriye balık girmesine neden olur.

Bu dalyan sadece balık üretimi için mi önemli? Türkiye’de kültür balıkçılığı devamlı gelişiyor. Bu dalyandan elde edilecek 20-30 ton balığı biz bir dekardan bile sağlarız.

Bunun nasıl yapılacağını da yıllardır bu konuya emek veren insanlar olarak biliyoruz. Önemli olan dalyanın vereceği bu balık değil. Önemli olan bu dalyanın gelecek nesillere intikalidir. Şehirler devamlı büyüyor. İzmir yavaş yavaş dalyana yaklaşıyor. Dalyan ve çevresi İzmir kuş cenneti olarak ayrılmıştır. Bu yerin Üniversitede kalması kuş cennetinin korunması ve geleceği bakımından en büyük teminattır. Esasta -İzmir kuş cenneti olarak ayrılan yerde doğru dürüst kuş göremezsiniz ve fakat İzmir kuş cennetini kuş cenneti yapan flamingoların, pelikanların, ördeklerin esas barınma yeri dalyandır. Bu dalyan özel teşebbüste veya bir kooperatifte olsa bu kuşların bir tanesi oralarda barınamazdı.

Kuşların balık yemesine göz yummak, özel teşebbüs ruhuna aykırıdır. Fakat bu kuşların da korunması gerekiyor. Mücadelemde bu gizli arzularım da vardır. Dalyan Su Ürünleri Fakültesine geçtikten sonra buralarda bir tek kuş öldürülmemiştir. Dalyan yaklaşık 15 000 dekarlık bir alanı kaplamaktadır, 9000 dekarı sudur ve bu büyüklüğü ile Ege Üniversitesinin en büyük arazisidir. Yıllar sonra bu kadar geniş arazinin ne kadar önemli bir varlık olduğu mutlaka anlaşılacaktır. Birçok kişinin şu an pek önemsemediği ve göremediği bu üniversite varlığının ileriki yıllarda bir hazine olacağını biliyorum… Bakalım zaman ne gösterecek. Ben göremesem bile fakültemizde yetişen genç bilim adamlarımızın bu günleri göreceklerini ve İzmir kuş cennetinin varlığını koruması için fakültemizin bu hazinesini gelecek nesiller için koruyacaklarını, Tanrıya olan inancım kadar biliyor ve onlara inanıyorum. Diğer paraya bağlı sorunları da zaman çözecektir.

UNUTAMADIĞIM ANILARIM HAKKINDA NOTLAR;

Nedense hayatım boyunca hiç boş durmadım. Çok nadir olarak 8’den sonra kalkarım. Yaz, kış, pazar, tatil yataktan kalkış saatim 7 civarıdır. Öğleye kadar uyuyabilenlere hep hayran olmuş ve bazen imrenmişimdir. Bu bir yapı ve karakter özelliği olsa gerek. Her an bir şeylerle meşgul olmam lazım. Eskiden yaz aylarında istisnasız her gün, hava uygun olduğu sürece akşamüzeri balığa çıkardım. Yaz aylarını babamın 1968’de satın aldığı Narlıdere Sahil Evleri'ndeki bir yazlıkta geçiriyoruz. Fakat o yıllarda pırıl pırıl olan ve 1980'li yıllara kadar bu özelliğini koruyabilen bu yerler maalesef sayfiyelik olmaktan çıktı. Şehir büyümesi ile birlikte körfezde bilinen kirlilik buraları yaşanamaz hale getirdi. Balık da yıldan yıla azaldı. Yalnız son yıllarda yapılan çevre kanalı nedeni ile deniz daha temiz.

Şimdilerde; kale denilen yerde sele sele tuttuğumuz çipura balıklarını bir nostalji olarak anlatıyorum. Büyük ağabeyim Prof. Dr. Mete Alpbaz buraya taşındığımızın ilk yıllarında oltayla balık avcılığını çok sıkıcı bulurdu. Sonraları neredeyse benden bile daha meraklı olmaya başladı. Hiç unutmam 1974'lerde bir süre yurt dışında kaldım. 1976’da dönünce babam çok güzel bir espri yapmıştı. "İyi ki döndün evlat, bu ağabeyin subyancı, küçük balıkları tutup tutup getiriyor" demişti, gülüşmüştük. Babam balığı çok severdi. Hakkını vererek özenle yerdi. Bu nedenle yakaladığımız iri çipuraları babamıza yedirmekten büyük bir zevk duyardık. Allah rahmet eylesin, 16 Mart 1979'da vefat etti. Hayatımın en büyük acısıdır bu.

Bu ara ağabeyim de bir beyin kanaması geçirdi. Neyse bir mucize eseri iyi oldu ve kurtuldu. Abim her yıl 6 metrelik pancar motorlu teknesini halen özenle baktırıyor, boyatıyor ama yılda ancak bir-iki kez balığa gidebiliyor. Neyse ki hiç olmazsa istediğimiz an teknemiz hazır, gidebiliriz güvencesi var ya, bu da bir yaşam sevinci ve amacı olsa gerek. Fakat ağabeyimi de 2016 da kaybettik.

Soldan sağa: Mete Alpbaz (1934-2016), Yüce Alpbaz (1936-2021), Gülay Kapdağlı (1939-2019), Atilla Alpbaz (1940), Güven Alpbaz (1945)

Ege Üniversitesinde kurulan Devlet Türk musikisi konservatuarından çok değerli bir hocadan Prof. Dr. Hakan CEVHER, o yıllarda öğrenciydi, 1980 li yıllar, kendisinden ut ve müzik dersleri aldım. Notayı çözme konusunda pek mükemmel olmasam da öğrendim sayılır. Bu çalışmaya devam edemesem de memnunum. Klasik Türk musikisi gerçekten çok derin. Benim fazla bir şey öğrenmem mümkün değil. Çünkü merakım olsa da zaman ve çalışma meselesi. Belki de fazla zamanım yoktu, ama son yıllarda ele aldığım şarkı çalışmalarım için bu temel bilgilerin faydasını fazlasıyla gördüğüme inanıyorum.

Çocukluğum Karacasu’da geçti. On sekiz yaşıma kadar bu şirin kasabada yaşadım. Karacasu’yu görenler benim bu şirin sözcüğüne takılacaklardır. Gerçekte kasabamızın diğer geri kalmış Anadolu kasabalarından pek farkı da yoktur. Kasaba pazarının bulunduğu meydandan, yukarı köy dediğimiz ve anneannemin oturduğu sokak vardı. Kırk yıl sonra bu sokaklardan bir süre önce yine geçtim. Yollar aynen kırk sene evvelki gibi Arnavut kaldırımıydı. Yıllardır kasabalıların yürümesinin ağırlığı altında yer yer çökmüş durumda. Yapıldığından beri, yüz yıldır hiç değişmemiş.

Bayram günlerinde evini en çabuk ziyaret etmek istediğim ev, işte bu mahallede anneannemin eviydi. Çünkü babamdan sonra en büyük bayram harçlığını o verirdi. Sanırım anneannemi anlatmaya başlarsam bu sohbet amacından çok uzaklaşmış olacak. Kendisi bir insanlık örneğiydi. Beline elle yapılmış bir bez kemerle bağlamış olduğu ve devamlı yanında taşıdığı bir keseden sokakta gördüğü çocuklara üzümlü leblebiden birer avuç verir ve onların sevinci ile onun da gözleri parlardı. Torunlarına, bizlere biraz torpil yapar ve balık şeklinde yapılmış şekerlerden verirdi. Aydın lisesinde bizlerle kalmak ve okutmak için yanımızda kaldığında 1957 yılında kucağımda vefat etti. Allah gani gani rahmet eylesin. Hatırası kalsın diye kızımın adını Yasemin Aliye koyduk.

Çocukluğumun bayramlarını düşündüğümde nedense hep sıcak yaz günleri aklıma gelir. Bunun da ana nedeninin Karacasu’nun yukarıda değindiğim şirinliğini veren gerçekten yaşanmaya değer yaylalarıdır. Karacasu’yun 10’dan fazla yaylası vardır. Bunlardan en ünlüsü Kahvederesi yaylası olup bizim evimiz de bu yaylanın görkemli bir yerindedir. Kurban bayramlarında eve getirilen iri koyun yanında mutlaka iri bir erkeç de kesilirdi. Erkeç keçinin erkeği olup iğdiş edilmiş olanıdır. Yaylada yetiştirildiği için gerçekten eti çok makbul tutulur. Hatta hatırlarım kasabamız kasapları genelde koyun ve erkeç, ara sıra da dana eti satarlardı. Kasabamıza dışarıdan tayin edilmiş memurlar dana eti alırlardı. O zaman dana etinin fiyatı 220 kuruş, erkeç etinin fiyatı ise 280 kuruştu. Dana eti alan memurlara biraz da acıyarak bakar ve ucuz olduğu için dana eti alıyorlar düşüncesini taşırdım. Zaten ortaokulu Karacasu’da bitirdiğime göre 15 yaşına kadar dana eti yemediğimi söyleyebilirim. Aydın’a Liseye gidince de uzun süre dana etini yadırgamış ve alışamamıştım. Zaten o yıllarda kesilen sığırlar daha çok sütten kesilmiş inekler ile çift sürme işinden çıkarılmış yaşlı öküzler olurdu. Bu nedenle de etleri sertti.

Bayramların bir özelliği de kurbanın erken kesilmesi ile ilgilidir. Bu konuda rahmetli babam çok titizdi ve yaylada ilk kez bizim hayvanların kesilmesi için kasaplar mutlaka bir gün önceden ayarlanırdı. Bir gün önceden bütün bıçaklar ve satırlar bilenir, evi büyük bir bayram heyecanı sarardı. Her bayram giydiğimiz bütün elbiseler yeni olurdu. Yeni elbiselerimi ve ayağımı sürtecek olan yeni ayakkabılarımı giymek için bayram namazına gitmeyi iple çekerdim. Şimdiki çocuklar bu zevki alabiliyorlar mı bilmiyorum. Çünkü her gün yeni giyebiliyorlar. 

Bizim için ise yeni giymek bayramlara özel bir konuydu. Böylece yeni giymenin hazzını bayramlar ile tadardık. O zamanlar elbise ve ayakkabı ısmarlama dikilirdi. Bazı bayramlar bunların bayrama yetiştirilmesi sorun olurdu ama yine de gece yarısı da teslim alsak yetiştirilirdi. Ben bazı yıllar (1947-1955) elbisem sanki bayrama yetişmeyecek diye telaşa kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. O tatlı telaş ve beklemeyi şimdi tekrar yaşamayı ne kadar arzu ediyorum.

En zor olanı ayakkabıların sürtmesiydi. Bayram gelmeden 1 ay önce ayakkabıcıya gidilir ve ayak ölçüsü verilirdi. Ayakkabıcı eski bir defter yaprağı veya ambalaj kâğıdı çıkarır. Ayağımızı bu kâğıdın üzerine koyarız ve ayakkabıcı dikkatle ayağımızın çevresini kopya kalemle dolaşarak çizer ve ara sıra da kopya kalemini diliyle yalaması halen aklımdadır. Bu kadar ciddiyetle alınan ayak ölçüsüne rağmen yeni giyilen ayakkabının ayağımızı sürtmesi bizim için sanki doğal bir olaydı.

Kurban kesilmeden önce kasap, kurban sahibini sorar ve vekâlet alırdı. Sonra hayvanın ağzı açılır ve mutlaka su içirilirdi. Kasaplar bugünkü gibi kurban bayramlarında çok meşguldüler. Fakat yine de gerekli dualar okunmadan kurban kesilmezdi.

Neyse hayvan kesilir, dağıtılacaklar babaannem tarafından dikkatle ayrılır ve daha önceden hazırlanmış ocak üzerine etler, böbrek ve karaciğer atılır ve hepimiz zevkle ocaktan alınan etleri yemeye koyulurduk. Böbrek kurban sahibi olan babama, anneme veya babaanneme yedirilirdi. Akciğer ve dalak yeme âdetimiz yoktur. Bunlar kedilerin payıdır. Yıllar sonra evlendim. Babamlarla yine bir Kurban Bayramı’nda atılması beklenen dalağın yenmek üzere ocağa atıldığını görünce babam, ‘gelin gelin sen bu dalağı yemekten vazgeç, bunu nasıl yiyeceksin’ gibi hanıma yaptığı şaka, halen en sıcak hatıralarımdandır. Rahmetli babamla geçen kurban bayramları şimdi hep birer hatıra oldu. Babam, çok ileri görüşlü, tam bir Anadolu kasabası eşrafı idi. Allah rahmet eylesin.

Kurban bayramları et hazırlığı olduğundan ev ziyaretleri biraz geç başlasa da bütün akrabaları tek tek dolaşmak en büyük zevklerimizden bir tanesiydi. Bu ziyaretlerdeki en güzel duygular sanırım her gittiğimiz akraba evinde bizlere büyük misafir muamelesi yapılmasıydı. Çay, şerbet, lokum, şeker, mendil ve arkasından mutlaka tatlı verilir ve verilen para da bizleri sevindirirdi. Verilen paralar yine şekere, döner dolaba ve cıngırdak’a giderdi. Halen hatırlarım bir bayram döner dolap kurulmamıştı ve bayağı da üzülmüştük: Bu bayramlar halen kasabalarda devam ediyor sanırım ve çocuklar aynı hazzı alabiliyorlar mı bilemem. Diyerek yaşam öykümüze son noktayı koyalım.

 

Prof. Dr. Atilla Alpbaz Bey’in kitap, Yağlıboya tablolarından birkaç örnek:

Prof. Dr. Atilla Alpbaz Bey’in Klasik Türk Müziği tarzında eserlerinden birkaç örnek:

Atilla Hocanın, Klasik Türk müziği formunda 20’den fazla beste çalışması var, yukarıda beste ve güftelerine yer verdiğim üç örnekten biri KARACASU İsimli olup Aydınımızın şirin kasabası olan Karacasu için yapılmış. İkincisi, CANIM KIZIM CAN KIZIM isimli besteyi kızının yaş gününde onun için yapmış. Üçüncüsü ise SORUYORUM isimli güfte ve beste Allah’a olan inançla ilgili bir konuyu içeriyor.

Bu şarkılar ve daha fazlası www.atillalpbaz.com sitesinde icra edilmiş olarak mevcut. Oradan dinleyebilirsiniz.

Aydın’a İz Bırakanlar kervanına katılan, on parmağında on marifeti olan ve Ege Üniversitesinde Su Ürünleri Yüksek Okulunu kurup, emekli olana kadar da okulun Kurucu Müdürü olan Karacasu eşrafından saygı değer Prof. Dr. Atilla Alpbaz beye yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür eder saygılarımı sunarım.

Türkiye de ilklere imza attan, Aydın ve Karacasu adını eğitim arenasında yurt dışında ve yurt içinde söz ettiren Atilla Bey ve ailesine kısaca Alpbaz ailesinden hayatta olanlara sağlıklı mutlu günler diler, aileden vefat etmiş olanlara da Allah’tan rahmet dilerim.

Atilla Beyin unutulmaması, gelecek nesillere neler yaptığının aktarılması için kendisi yaşarken, adının Aydın veya Karacasu da bir cadde, sokak ve parka verilmesini, artı Üniversitemiz (ADÜ) onun adını yaşatmak için bir dersliğe Prof. Dr. Atilla Alpbaz adının verilmesini yetkililerden arz ve talep ederim.

Not: Daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler www.atillaalpbaz.com isimli web sitesini ziyaret edebilirler. Özellikle su ürünleri yetiştiriciliği yapmak isteyenler genel bilgilere ayrıca Sohbet kapsamında pek ele alınmayan, kitaplar, araştırmalar vs. hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz.

Haftaya bir başka Aydın’a İz Bırakanlar Kervanına katılan şahsın yaşam öyküsünde buluşmak üzere, Aydınlı Aydınlık günlere olan inancımla saygılar sunarım. Abdulkadir Turhan

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve aydinyeniufuk.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.