Cumhuriyet Halk Partisi, yüz yılı aşan tarihi boyunca yalnızca seçimlere katılan bir siyasi parti olmadı; Cumhuriyet’in kuruluş değerlerini, laikliği, sosyal devleti ve demokratikleşme iddiasını temsil eden temel kurumlardan biri oldu. Bugün ise CHP, belki de tarihinin en ağır siyasal ve örgütsel sınavlarından biriyle karşı karşıya bulunuyor. Parti içindeki tartışmalar artık yalnızca kimin genel başkan olacağı meselesinin çok ötesine geçmiş durumda. Asıl sorun; hukuki meşruiyet ile siyasi meşruiyetin, değişim talebi ile kurumsal devamlılığın, parti disiplini ile çoğulculuğun nasıl uzlaştırılacağıdır.
CHP’nin karşı karşıya bulunduğu ilk ikilem, hukuk ile siyaset arasındadır. Kurultay süreçleri üzerinden verilen yargı kararları, parti içindeki dengeleri doğrudan etkiledi. Ancak bir siyasi partinin geleceği yalnızca mahkeme kararlarıyla belirlenemez. Hukuki kararlar bağlayıcı olabilir; fakat siyasi meşruiyet, üyelerin, delegelerin, örgütlerin ve seçmenlerin iradesine dayanır. CHP’nin önündeki temel görev, hukuka bağlı kalırken örgüt iradesini de tartışmasız biçimde ortaya çıkaracak demokratik bir yolu açmaktır.
İkinci ikilem, değişim ile kurumsal hafıza arasındadır. Değişim, yalnızca kadroların veya genel başkanların değişmesi değildir. Gerçek değişim; karar alma süreçlerinin demokratikleşmesi, gençlerin ve kadınların siyasette daha fazla yer bulması, liyakatin güçlendirilmesi ve parti programının toplumun güncel ihtiyaçlarına cevap vermesi anlamına gelir. Bununla birlikte değişim adına partinin tarihini, birikimini ve yetişmiş kadrolarını değersizleştirmek de doğru değildir. CHP, geçmişiyle kavga ederek değil, geçmişinden ders çıkarıp geleceğe yönelerek büyüyebilir.
Üçüncü ikilem, birlik ile çoğulculuk arasındadır. Parti içindeki farklı görüşler çoğu zaman bir zayıflık gibi gösteriliyor. Oysa sosyal demokrat bir partide farklı düşüncelerin bulunması son derece doğaldır. Sorun, farklılıkların varlığı değil; bu farklılıkların birbirini dışlayan kamplara dönüşmesidir. Eleştiri ile ihanet, farklı görüş ile hizipçilik birbirinden ayrılmalıdır. Parti disiplini, herkesin aynı şeyi söylemesi değil; ortak ilkeler ve demokratik kararlar etrafında birlikte hareket edebilmesidir.
CHP’den ayrılan milletvekilleri tarafından kurulan Yeni Parti’nin ortaya çıkması ise tartışmayı daha karmaşık hâle getirmiştir. Yeni Parti programında Altı Ok’a, sosyal demokrat değerlere ve parlamenter sisteme dönüş hedefine yer verilmesi, iki siyasi yapı arasındaki ideolojik yakınlığın devam ettiğini göstermektedir. Bu nedenle yaşanan ayrışma, yalnızca farklı dünya görüşlerinin değil; liderlik, yönetim ve yöntem tartışmalarının bir sonucu olarak da değerlendirilmelidir.
CHP açısından bir başka ikilem, parti kimliğini korumak ile geniş toplumsal kesimlere ulaşmak arasındadır. Bir tarafta partinin tarihsel değerlerini daha güçlü biçimde vurgulamasını isteyenler, diğer tarafta toplumun farklı kesimleriyle yeni bir siyasal dil kurulmasını savunanlar bulunuyor. Oysa bunlar birbirinin alternatifi değildir. CHP; laiklikten, sosyal devletten ve Cumhuriyet değerlerinden vazgeçmeden muhafazakâr, milliyetçi, Kürt, genç, kadın, emekçi ve yoksul seçmenlerle güçlü ilişkiler kurabilir. Mesele kimliği terk etmek değil, ilkeleri toplumun günlük sorunlarıyla buluşturmaktır.
Bugün vatandaşın temel gündemi geçim sıkıntısı, işsizlik, adaletsizlik, barınma, eğitim ve geleceğe duyulan güvensizliktir. Seçmen, CHP içindeki makam tartışmalarından çok, hayatını kimin ve nasıl değiştireceğini bilmek istemektedir. Bu nedenle parti içindeki her tartışma, toplumun gerçek sorunlarına çözüm üretme sorumluluğunu gölgelediği ölçüde CHP’ye zarar verir.
CHP’nin parti programında demokrasi, adalet, kalkınma, sosyal devlet, dış politika, güvenlik ve dirençlilik başlıklarını öne çıkarması önemli bir adımdır. Ancak programların değeri, halkın günlük yaşamında karşılık bulabildiği ölçüde ortaya çıkar. Parti programı yalnızca kurultay salonlarında kabul edilen bir metin olarak kalmamalı; mahallelerde, köylerde, üniversitelerde, fabrikalarda ve sendikalarda anlatılan somut bir iktidar programına dönüşmelidir.
Parti içindeki ikilemlerin aşılması için kişilere göre değişen geçici dengeler yerine demokratik ve kalıcı kurallar oluşturulmalıdır. Ön seçim mekanizmaları güçlendirilmeli, üye iradesi karar süreçlerine doğrudan yansıtılmalı, görev süreleri ve yetkiler açık hâle getirilmeli, örgütün denetim kapasitesi artırılmalıdır. Herkes için geçerli kurallar oluşturulduğunda liderlik tartışmaları da partiyi parçalayan krizler olmaktan çıkar.
CHP’nin ihtiyacı yeni kamplar değil, yeni bir ortak akıldır. Ne geçmişi bütünüyle reddeden bir değişim anlayışı ne de değişimi durduran bir gelenekçilik partiye çıkış yolu sunabilir. Aynı şekilde hukuk ile örgüt iradesini, parti kimliği ile toplumsal genişlemeyi ve eleştiri özgürlüğü ile örgüt disiplinini karşı karşıya getirmek de doğru değildir.
Türkiye’nin güçlü, demokratik ve toplumsal sorunlara çözüm üretebilen bir ana muhalefete ihtiyacı vardır. CHP’nin sorumluluğu, kendi iç tartışmalarını ülkenin geleceğinin önüne geçirmemektir. Çünkü tarih, kimin hangi makamı kazandığını değil; kimin demokrasiye, adalete ve toplumsal barışa katkı sunduğunu yazacaktır.
CHP’nin önündeki asıl tercih, kişiler arasında değil; içe kapanan bir parti olmakla topluma yeniden umut veren bir iktidar seçeneğine dönüşmek arasındadır. Bu ikilemden çıkışın yolu ise ayrışmayı derinleştirmekten değil, demokratik meşruiyet temelinde yeniden buluşmaktan geçmektedir.



