Rıdvan Eşin
Ünüllar Hidrolik
Fibar
Muratcan Işıldak
Köşe Yazarı
Muratcan Işıldak
 

27 MAYIS’TAN 12 MART’A TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE GÜNÜMÜZ İRAN YAKLAŞIMI

Türkiye’nin dış politikası, 27 Mayıs 1960 Darbesi ile 12 Mart 1971 Muhtırası arasındaki dönemde yalnızca uluslararası sistemin baskılarıyla değil, aynı zamanda iç siyasal dönüşümlerin yarattığı kırılmalarla şekillenmiştir. Bu dönem, Türk dış politikasının “tek eksenli Batıcılıktan” görece daha esnek, çok yönlü ve zaman zaman özerklik arayan bir çizgiye evrildiği kritik bir eşik olarak değerlendirilebilir. 27 Mayıs sonrası kurulan yeni siyasal düzen, dış politikada Batı ittifakıyla bağları koparmadan daha dengeli bir yaklaşım arayışını beraberinde getirmiştir. Türkiye, NATO ve CENTO üyeliklerini sürdürürken, uluslararası alanda yalnızca Batı’ya bağımlı bir aktör olmanın sınırlarını fark etmeye başlamıştır. Bu çerçevede özellikle 1960’ların ortalarından itibaren Bağlantısızlar Hareketi’ne ilgi artmış, Afrika ve Asya’daki yeni bağımsız devletlerle ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu açılım, Türkiye’nin dış politikada manevra alanını genişletme çabasının erken bir örneğidir. Ancak bu arayışın en somut sınavı Kıbrıs meselesi üzerinden yaşanmıştır. 1964 yılında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından gönderilen ve tarihe geçen “Johnson Mektubu”, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu sorgulamasına neden olmuş, dış politikada daha bağımsız hareket etme gerekliliğini gündeme taşımıştır. Bu gelişme, Türk dış politikasında “stratejik otonomi” tartışmalarının başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir. 1960’ların ikinci yarısında Türkiye, bir yandan Batı ile ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Sovyetler Birliği ile ekonomik ve teknik iş birliklerini artırmıştır. Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi projeler, bu dönemde Sovyet desteğiyle hayata geçirilmiş ve Türkiye’nin dış politikada pragmatik bir denge siyaseti izlediğini göstermiştir. Bu yaklaşım, ideolojik kamplaşmanın sert olduğu Soğuk Savaş ortamında dahi ekonomik çıkarların öncelenebileceğini ortaya koymuştur. Öte yandan iç politikada artan kutuplaşma, öğrenci hareketleri ve güvenlik sorunları, dış politikayı da doğrudan etkilemiştir. 12 Mart 1971 Muhtırasına giden süreçte devletin güvenlik refleksleri güçlenmiş, dış politikada daha kontrollü ve Batı ile uyumlu bir çizgi yeniden ağırlık kazanmıştır. Ordu, yalnızca iç düzenin değil, aynı zamanda dış tehditlere karşı devletin bekçisi olarak konumlanmış; bu durum dış politikada otonomi arayışını sınırlayan bir etki yaratmıştır. Bu tarihsel arka plan, günümüz Türk dış politikasını anlamak açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Özellikle İran ile ilişkiler, bu sürekliliğin en belirgin örneklerinden biridir. Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, tarihsel rekabet ile stratejik iş birliğinin iç içe geçtiği karmaşık bir yapı sergilemektedir. Günümüzde Türkiye’nin İran politikası, “rekabet içinde iş birliği” olarak özetlenebilecek çok katmanlı bir dengeye dayanmaktadır. Suriye sahasında iki ülke farklı aktörleri destekleyerek karşı karşıya gelirken; enerji alanında Türkiye, İran doğalgazına bağımlılığını tamamen sonlandırmamış ve ticari ilişkilerini sürdürmüştür. Ayrıca Irak ve Kafkasya gibi bölgelerde de zaman zaman çıkar çatışmaları yaşansa da diplomatik kanallar açık tutulmaktadır. Özellikle son dönemde İran’ın bölgesel politikaları ve nükleer programı nedeniyle Batı ile yaşadığı gerilimler, Türkiye’yi hassas bir denge politikası izlemeye zorlamaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkilerini gözetirken, İran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınmakta; yaptırımlar konusunda ise çoğu zaman pragmatik bir yaklaşım benimsemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ne tamamen Batı eksenine angaje olduğunu ne de İran ile stratejik bir blok oluşturduğunu göstermektedir. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a uzanan dönem, Türk dış politikasında bağımlılık ile özerklik arasındaki denge arayışının temellerini atmıştır. Bugün İran politikası başta olmak üzere izlenen çok yönlü ve esnek diplomasi, bu tarihsel mirasın günümüzdeki yansımasıdır. Türkiye, değişen küresel dengeler içinde kendi jeopolitik konumunu maksimize etmeye çalışırken, geçmişten devraldığı “denge siyaseti” geleneğini farklı araçlarla sürdürmeye devam etmektedir.
Ekleme Tarihi: 16 Nisan 2026 -Perşembe

27 MAYIS’TAN 12 MART’A TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE GÜNÜMÜZ İRAN YAKLAŞIMI

Türkiye’nin dış politikası, 27 Mayıs 1960 Darbesi ile 12 Mart 1971 Muhtırası arasındaki dönemde yalnızca uluslararası sistemin baskılarıyla değil, aynı zamanda iç siyasal dönüşümlerin yarattığı kırılmalarla şekillenmiştir. Bu dönem, Türk dış politikasının “tek eksenli Batıcılıktan” görece daha esnek, çok yönlü ve zaman zaman özerklik arayan bir çizgiye evrildiği kritik bir eşik olarak değerlendirilebilir.

27 Mayıs sonrası kurulan yeni siyasal düzen, dış politikada Batı ittifakıyla bağları koparmadan daha dengeli bir yaklaşım arayışını beraberinde getirmiştir. Türkiye, NATO ve CENTO üyeliklerini sürdürürken, uluslararası alanda yalnızca Batı’ya bağımlı bir aktör olmanın sınırlarını fark etmeye başlamıştır. Bu çerçevede özellikle 1960’ların ortalarından itibaren Bağlantısızlar Hareketi’ne ilgi artmış, Afrika ve Asya’daki yeni bağımsız devletlerle ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu açılım, Türkiye’nin dış politikada manevra alanını genişletme çabasının erken bir örneğidir.

Ancak bu arayışın en somut sınavı Kıbrıs meselesi üzerinden yaşanmıştır. 1964 yılında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından gönderilen ve tarihe geçen “Johnson Mektubu”, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu sorgulamasına neden olmuş, dış politikada daha bağımsız hareket etme gerekliliğini gündeme taşımıştır. Bu gelişme, Türk dış politikasında “stratejik otonomi” tartışmalarının başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.

1960’ların ikinci yarısında Türkiye, bir yandan Batı ile ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Sovyetler Birliği ile ekonomik ve teknik iş birliklerini artırmıştır. Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve İskenderun Demir-Çelik Fabrikası gibi projeler, bu dönemde Sovyet desteğiyle hayata geçirilmiş ve Türkiye’nin dış politikada pragmatik bir denge siyaseti izlediğini göstermiştir. Bu yaklaşım, ideolojik kamplaşmanın sert olduğu Soğuk Savaş ortamında dahi ekonomik çıkarların öncelenebileceğini ortaya koymuştur.

Öte yandan iç politikada artan kutuplaşma, öğrenci hareketleri ve güvenlik sorunları, dış politikayı da doğrudan etkilemiştir. 12 Mart 1971 Muhtırasına giden süreçte devletin güvenlik refleksleri güçlenmiş, dış politikada daha kontrollü ve Batı ile uyumlu bir çizgi yeniden ağırlık kazanmıştır. Ordu, yalnızca iç düzenin değil, aynı zamanda dış tehditlere karşı devletin bekçisi olarak konumlanmış; bu durum dış politikada otonomi arayışını sınırlayan bir etki yaratmıştır.

Bu tarihsel arka plan, günümüz Türk dış politikasını anlamak açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Özellikle İran ile ilişkiler, bu sürekliliğin en belirgin örneklerinden biridir. Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, tarihsel rekabet ile stratejik iş birliğinin iç içe geçtiği karmaşık bir yapı sergilemektedir.

Günümüzde Türkiye’nin İran politikası, “rekabet içinde iş birliği” olarak özetlenebilecek çok katmanlı bir dengeye dayanmaktadır. Suriye sahasında iki ülke farklı aktörleri destekleyerek karşı karşıya gelirken; enerji alanında Türkiye, İran doğalgazına bağımlılığını tamamen sonlandırmamış ve ticari ilişkilerini sürdürmüştür. Ayrıca Irak ve Kafkasya gibi bölgelerde de zaman zaman çıkar çatışmaları yaşansa da diplomatik kanallar açık tutulmaktadır.

Özellikle son dönemde İran’ın bölgesel politikaları ve nükleer programı nedeniyle Batı ile yaşadığı gerilimler, Türkiye’yi hassas bir denge politikası izlemeye zorlamaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkilerini gözetirken, İran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınmakta; yaptırımlar konusunda ise çoğu zaman pragmatik bir yaklaşım benimsemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ne tamamen Batı eksenine angaje olduğunu ne de İran ile stratejik bir blok oluşturduğunu göstermektedir.

27 Mayıs’tan 12 Mart’a uzanan dönem, Türk dış politikasında bağımlılık ile özerklik arasındaki denge arayışının temellerini atmıştır. Bugün İran politikası başta olmak üzere izlenen çok yönlü ve esnek diplomasi, bu tarihsel mirasın günümüzdeki yansımasıdır. Türkiye, değişen küresel dengeler içinde kendi jeopolitik konumunu maksimize etmeye çalışırken, geçmişten devraldığı “denge siyaseti” geleneğini farklı araçlarla sürdürmeye devam etmektedir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve aydinyeniufuk.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.