BİR SANATIN HAFIZASI: DÜRDANE ÜNVER VE KATI' SANATININ GEÇMİŞTEN GELECEĞE YOLCULUĞU
BİR SANATIN HAFIZASI: DÜRDANE ÜNVER VE KATI' SANATININ GEÇMİŞTEN GELECEĞE YOLCULUĞU
Geleneksel Türk süsleme sanatlarından Katı' ‘ya yarım asrını adayan Dürdane Ünver, sanatla tanışma hikâyesini, ustalarından devraldığı mirası ve gelecek kuşaklara aktarılması için verdiği mücadeleyi anlattı. 2024 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen Ünver, Katı' Sanatı'nın özgün tekniğinin korunması konusunda da önemli uyarılarda bulundu.
Geleneksel Türk süsleme sanatlarından Katı' ‘ya yarım asrını adayan Dürdane Ünver, sanatla tanışma hikâyesini, ustalarından devraldığı mirası ve gelecek kuşaklara aktarılması için verdiği mücadeleyi anlattı. 2024 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen Ünver, Katı' Sanatı'nın özgün tekniğinin korunması konusunda da önemli uyarılarda bulundu.
Bir sanatın hafızası, yalnızca geçmişten kalan eserlerde değil; ustadan çırağa aktarılan bilgide, elin öğrendiği teknikte ve kuşaklar boyunca korunan estetik anlayışta yaşar. Geleneksel Türk süsleme sanatlarından Katı' da kâğıda biçim veren inceliğinin ötesinde, yüzyılların birikimini taşıyan böyle bir sanat dalı.

Dürdane Ünver'in sanat yolculuğu ise bu dünyaya çocukluğundan beri aşina olan birinin değil, Türk süsleme sanatlarını ancak yetişkinlik döneminde tanıyan birinin hikâyesi. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver'in ailesine gelin olarak katılmasıyla başlayan bu yolculuk, Gülbün Mesara'nın kendisine uzattığı katlanmış bir kâğıtla bambaşka bir yön kazanıyor. O kâğıdın içinden yalnızca bir desen değil, elli yıllık bir sanat hayatı çıkıyor.
1948 doğumlu Dürdane Ünver, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. 1976 yılında Topkapı Sarayı Nakışhanesi'nde başladığı tezyinat çalışmalarını, dönemin önemli hocalarından aldığı eğitimle geliştirdi. Minyatür ve Katı' sanatlarında Gülbün Mesara ile çalıştı; 1985 yılında Süheyl Ünver tarafından icazet aldı. Dört kişisel sergi açan, yurt içinde ve dışında çok sayıda karma sergiye katılan sanatçının eserleri farklı ülkelerdeki özel koleksiyonların yanı sıra Abu Dabi Kültür Müzesi ve Bosna Müzesi'nde de bulunuyor. 27 Kasım 2024'te Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Yaşayan İnsan Hazineleri ödülüne layık görülen Ünver, bugün yalnızca eserleriyle değil, Katı' sanatının eğitim yoluyla aktarılmasına yönelik çalışmalarıyla da bu mirasın önemli temsilcileri arasında yer alıyor.

Kendisiyle, bir kâğıt oyma denemesinden başlayıp yarım asra yayılan sanat yolculuğunu, Katı' sanatının tarihini, eğitimini ve geleceğe aktarılma sorumluluğunu konuştuk.
“BİR KÂĞIT PARÇASIYLA BAŞLAYAN YOLCULUK”
28 yaşınıza kadar Türk süsleme sanatlarından haberdar olmadığınızı söylüyorsunuz. Bu sanatlarla yollarınız nasıl kesişti?
- 28 yaşıma kadar Türk süsleme sanatlarının varlığından dahi haberim yoktu. Çocuk yaşlarımdan itibaren üniversite yıllarımı da kapsayan dönem içinde Batı sanatı, iç mimarisi ve ressamların hayatları ile ilgili ne kadar kitap varsa harçlıklarımı onlar için harcıyordum. Bundan da büyük keyif aldım.
26 yaşımda özel bir şirkette çalışırken Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Bey'in oğlu Aydın Ünver Bey ile tanıştım. Bu tanışıklık kısa sürede evliliğe dönüştü. Süheyl Hoca'nın evine gelin olarak gittim.
Süheyl Ünver'in evindeki gözlemleriniz ve Gülbün Mesara'nın size uzattığı o kâğıt, hayatınızda nasıl bir dönüm noktası oldu?
Süheyl Hoca'nın dizinin üzerinde oturup suluboya resimler yaptığını, notlar aldığını, tezhip desenleri hazırladığını görüyordum. Gülbün Mesara da sık sık gelir, kendisiyle desenler üzerine konuşurdu. Ben de merakla onları izliyordum. Fakat ne yaptıklarını sormaya çekiniyordum; yanlış bir soru sormaktan korkuyordum.
Bir gün Gülbün Mesara meraklı bakışlarımı fark etmiş olmalı ki bana katlanmış bir kâğıt uzatarak “Bunu oyar mısınız?” dedi. Kâğıtta vazoda stilize çiçeklerden oluşan bir desenin yarısı vardı. Bana önce içindeki motifleri, sonra diğer bölümleri kesmemi söyledi. Kâğıdı açtığımda vazo ve çiçeklerden oluşan bütün bir desen ortaya çıktı.
Gülbün Hoca bunun adının Katı', yani Türk kâğıt oyması olduğunu anlattı.

Bu ilk karşılaşmanın ardından Katı' ve Minyatür eğitiminiz nasıl şekillendi? Sanatın tarihsel geçmişinden de söz eder misiniz?
- Gülbün Mesara hem minyatür hem de Katı' sanatında hocam oldu. Elli yıldır bütün çalışmalarımı Katı' ve minyatür beraberliği şeklinde tasarladım.
Katı' sanatı Orta Asya'dan itibaren deri üzerine uygulanmış, kâğıt üzerine ise 15. yüzyıldan itibaren yapılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar kitapların içinde kullanılmış, 18. yüzyıldan itibaren pano ve levha olarak da uygulanmıştır.
Bu sanatları yapabilmek için tezhip eğitimi almam gerekiyordu. Ekim 1976'da Kültür Bakanlığı'nın Topkapı Sarayı'nda açtığı halka açık kursa katıldım. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver'in hocamız olduğu bu kursta 1,5 yıl kaldım ve teknikleri öğrendim. Bu yıl sanat hayatımın 50. yılı.

Katı' Sanatı'nın eğitim yoluyla yaşatılmasında önemli bir rol üstlendiniz. Hazırladığınız müfredatın yolculuğunu anlatır mısınız?
- 2006 yılında Katı' müfredatım Kültür Bakanlığı tarafından kabul edildi. Daha sonra Halk Eğitim Merkezlerinde ve İSMEK'te dersler verdim. Bugün belediyelerde, üniversitelerde ve özel atölyelerde benim müfredatımla eğitim veriliyor.
Geleneksel tekniği koruyarak çağdaş tasarımlar üretmek mümkün mü? Katı' adı altında sunulan farklı uygulamalara ilişkin uyarınız nedir?
- Tabii ki Katı' sanatında asla klasikten ödün vermiyoruz. Çağa uygun tasarımlarda; ki bu sergide göreceksiniz, klasik teknikten faydalanarak çağa uygun yenilikler yapıyoruz. Mesela gördüğünüz yılanın tarihte eşi yok; tasarım bize ait. Üzerindeki pullarda kullandığımız teknik tamamıyla klasik. Farklı yerlerde kullandığımız, bazen bir çiçekte veya vazo üzerinde kullandığımız yuvarlak formu yılan üzerine adapte ediyoruz. Klasikte kullanılan malzemeye yeni teknolojik aletleri de dâhil ediyoruz. Yapıştırıcı olarak tarihte ne kullanmışlarsa o.
Bir de Katı' Sanatı hakkında yetersiz bilgiye sahip olanlar muhallebi yerine pritt ve benzeri şeyler kullanıyor ki hatalı bir durum. Piyasada Papertol dedikleri, 16. yüzyılda İtalya'da mobilyaları süslemek için basılı renkli kartonlarla yapılan bir teknik var. Onu Halk Eğitimlerde Katı' adı altında lanse ediyorlar. İzmir'de de çok yaygın. Bu yanlış. Onda kullanılan teknik ve malzeme Katı' 'dakinden çok farklıdır. Günümüzdeki tasarımlarda sanatı yozlaştırmadan klasik teknikten istifade etmeliler.
Adnan Menderes Üniversitesi’ndeki konferansımda bu durumu yaşamıştım. Konuşmam bittiği hâlde o hanım için tekrar 10 dakikalık bir konuşma daha yapmıştım. Ama o, ısrarla Papertol'ün, ona 3D diyorlar, Katı' olduğunda ısrar etmişti.

Editörün Notu: Bir sanatın adını değil, kimliğini korumak
Dürdane Ünver'in elli yıllık sanat yolculuğu, bir sanatçının kişisel başarı öyküsünden daha fazlasını anlatıyor. Bu yolculuk, geleneksel bir sanatın nasıl öğrenildiğini, nasıl korunduğunu ve gelecek kuşaklara hangi sorumlulukla aktarılması gerektiğini de hatırlatıyor.
Burada üzerinde durulması gereken mesele, yeniliğe karşı çıkmak değil. Geleneksel sanatlar, kendi teknik ve estetik birikimlerini koruyarak yeni tasarımlarla zenginleşebilir. Ünver'in yılan tasarımında olduğu gibi, çağdaş bir yorum klasik tekniğin içinden doğabilir. Yenilik, geleneğin karşısında değil, onunla kurulan sağlam bir ilişkinin içinde anlam kazanır.
Asıl sorun, başka bir tekniğin Katı' adıyla öğretilmesi ve zamanla bu ayrımın ortadan kalkmasıdır. Çünkü bir sanatın adı yalnızca bir etiket değildir. O adın arkasında tarih, malzeme bilgisi, uygulama tekniği, estetik ölçü ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir ustalık vardır. Bunlardan biri eksildiğinde, yalnızca uygulama biçimi değişmez; sanatın kimliği de zarar görür.

Bu nedenle Halk Eğitim Merkezlerine, belediyelerin sanat kurslarına, üniversitelere ve özel atölyelere önemli bir sorumluluk düşüyor. Bir sanat dalını öğretmek, yalnızca onun nasıl uygulanacağını göstermek değildir. Tarihsel geçmişini, özgün tekniğini, kullanılan malzemeleri ve estetik anlayışını da doğru biçimde aktarmayı gerektirir. Eğitim kurumları, bu ayrımı gözetmek ve öğrettikleri sanatın hafızasını korumak zorundadır.
Dürdane Ünver'in uyarısı bu bakımdan yalnızca Katı' sanatına ilişkin bir teknik tartışma olarak görülmemeli. Mesele, kültürel mirasın nasıl korunacağı ve geleceğe nasıl taşınacağıdır.
Bir sanatın adını yaşatmak, onu yaşatmaya yetmez. Onu var eden bilgiyi, tekniği ve ölçüyü de korumak gerekir. Çünkü geçmişinden koparılan bir sanat geleceğe taşınmış olmaz; yalnızca adı geleceğe kalır.
Aydın HABERİ
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.



